Blog

İklim Politikalarında Yeni Eşikler: Jeopolitik Krizler Döneminde Türkiye’nin ETS, SKDM ve Karbon Ticareti Sınavı | Yazı Serisi #1

iklim-politikalari-yeni-yazi-serisi-01-web

İçindekiler

İklim politikalarının artık yalnızca ülkelerin kendi sınırları içindeki emisyon azaltımından ibaret olmadığını, üretim, tüketim ve ticaretin küresel ölçekte nasıl iç içe geçtiğini yazı dizimizin ilk bölümünde detaylıca ele almıştık. Üretimin karbon maliyetinin sınır ötesine taşındığı bu yeni dönemde, bu dönüşümün merkezinde yer alan dinamikleri doğru okumak kritik hale geliyor. 

Bu çerçevede  gömülü emisyonlar, emisyon ticaret sistemleri (ETS) ve Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM, ing. CBAM) gibi mekanizmalar makroekonomik sonuçlar doğuran stratejik araçlar haline geliyor.

Nitekim, Avrupa Komisyonu tarafından “CBAM fiyatlarının belli olduğu” yönünde duyurulan son güncel gelişmeler, bu mekanizmanın artık ihracatçılarımız için teorik bir tartışmadan çıkıp somut bir finansal maliyete dönüştüğünü gösteriyor. Komisyonun 7 Nisan 2026 tarihinde yaptığı resmi açıklamaya göre 2026 yılının ilk çeyreği için uygulanacak CBAM sertifika fiyatı ton başına 75,36 Euro olarak belirlendi. AB içerisindeki ithalatçıların, bu sertifikaları 2026 yılı ithalatlarını karşılamak üzere, Şubat 2027’den itibaren satın almaları gerekecek olsa da fiyatlar şimdiden çeyreklik olarak açıklanmaya başladı, uygulanacak fiyatların erkenden açıklanması ise hem komisyonun bu alandaki kararlılığını gösteriyor hem de ticaret partnerlerine hareket alanı tanıyor.

Yeni düzenlemelere göre, uygulamanın fiilen başlayacağı 2026 yılı için CBAM sertifikalarının fiyatı, Avrupa Birliği Emisyon Ticaret Sistemi (AB ETS) tahsisat ihale fiyatlarının çeyreklik ortalaması baz alınarak hesaplanacak olsa da 2027’den itibaren ise bu hesaplama daha da hassaslaşarak haftalık ortalamalar üzerinden yapılacak. Bu maliyeti doğru okuyabilmek için, CBAM’in tek başına bir gümrük vergisi olmadığını, karbon kaçağı riskine karşı tasarlanmış ve AB ETS ile tam entegre çalışan bir koruma kalkanı olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Bir başka deyişle, sınırda ödenecek olan 75,36 Euro’luk bu ilk fiyat, Avrupa içindeki karbon pazarının doğrudan bir yansıması ve ETS mekanizmasının dış ticarete uygulanan bir uzantısı olarak kendini gösteriyor.

Bu noktada temel soru şudur; Avrupa’da yükselen karbon ve enerji maliyetleri, ticaret yoluyla Türkiye’ye nasıl yansıyacak ve Türkiye bu yeni maliyet rejimine nasıl yanıt verecek?  SHURA Enerji Dönüşüm Merkezi’nin SKDM ve Türkiye raporuna göre doğru kurgulanmış bir ulusal emisyon ticaret sistemi, sınırda ödenecek karbon vergisini yurt içinde tutarak sanayinin yeşil dönüşümüne aktaracak, bu durum da Türkiye sanayisinin dış şoklara ve yeni ticaret rejimlerine karşı direnç kazanmasını sağlayacaktır. Dünya Bankası’nın Türkiye, İklim ve Kalkınma raporunda ise değer zincirleri boyunca emisyonlarını doğru ölçümleyip adil bir karbon fiyatlandırma mekanizmasıyla yönetebilen ekonomilerin, SKDM gibi yeni nesil dış ticaret şoklarına karşı uluslararası pazarlarda çok daha yüksek bir direnç kazanacağı vurgulanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası ile yaptığı ortak çalışmada, ulusal ETS’nin adil biçimde yönetildiği koşullarda Türkiye sanayisinin daha düşük SKDM ücretleri ödeyebileceğini, böylelikle yeni ticaret rejiminin getireceği şokları bertaraf edip uluslararası pazarlarda sınai rekabet gücünü artırma fırsatına sahip olabileceğini ortaya koymuştur. SEFiA olarak yürütmekte olduğumuz çalışma ise bu temel soruya gömülü emisyonların analizi üzerinden, güncel küresel eğilimleri de gözeterek bir yanıt bulmayı hedefliyor.

1. Emisyon Ticaret Sistemleri, Avrupa Birliği ve Krizler

Emisyon ticaret sistemleri, kurumsal kapasitesi en yüksek iklim politikası araçlarının başında gelse de, makroekonomik ve jeopolitik dış şoklara karşı oldukça hassas bir yapıda faaliyet gösteren mekanizmalar. Özellikle Hürmüz Boğazı’nda son dönemde yaşanan gerilimler, bu hassasiyeti tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kış dönemi öncesi olası arz şoklarına karşı AB’nin acil enerji zirveleri düzenlemesine neden olan bu kriz, enerji maliyetleri üzerinde ciddi bir baskı unsuruna dönüşüyor. AB’nin kriz karşısındaki hareket planı olan AccelerateEU, krizin AB ekonomisine faturasının sadece enerji ithalatı kaynaklı ek 24 milyar Euro’ya ulaştığını gösteriyor. AB Komisyonu, yerli temiz enerjiye, elektrifikasyona ve altyapı yatırımlarına geçişe hız verirken, sanayisini yüksek enerji maliyetlerinden korumak için üye ülkeleri Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) gelirlerini kullanmaya davet ediyor. Bu gelirlerin doğrudan sanayinin karbonsuzlaşmasına, elektrifikasyona ve elektrik fiyatlarının düşürülmesine yönelik yatırımlara aktarılması teşvik ediliyor.

Öte yandan Nisan 2026 itibarıyla İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ticari gemilere açacağını duyurması sonucu, Avrupa gaz fiyatlarında gün içinde yüzde 8,7’lik hızlı bir düşüş görülse ve piyasalar geçici bir nefes alsa da yaşanan fiyat dalgalanmaları sistem içi tartışmaları çoktan alevlendirmiş durumda. Kriz kaynaklı artan enerji maliyetlerine yüksek karbon fiyatlarının da eklenmesiyle, rekabet gücünü kaybetmekten endişe eden Avrupalı enerji yoğun sanayi grupları, rekabetçilik çekincelerini öne sürerek AB karbon pazarının zayıflatılması yönünde ciddi politik baskılar oluşturmaya başladı. Ancak manşetlerdeki şikayetlerin aksine, AB ETS’ye yönelik kurumsal ve toplumsal destek aslında ezici bir çoğunluğa sahip görünüyor. Yapılan değerlendirmeler, sanayicilerin bir kısmının itirazlarına rağmen, karbon fiyatlandırmasının artık AB ekonomisinin vazgeçilmez bir yapı taşı olarak kabul edildiğini ve sistemin zayıflatılmasının değil, aksine daha öngörülebilir hale getirilmesinin talep edildiğini gösteriyor. 

Sanayiden gelen tepkilere rağmen AB ETS’nin iklim politikalarının temel taşı olduğu gerçeği değişmiyor. Aksine Avrupa Komisyonu, piyasa istikrar rezervlerini (Market Stability Reserve, MSR) güçlendirerek ETS’yi daha da dirençli hale getirecek adımlar atıyor. MSR, piyasadaki emisyon haklarının arzını otomatik olarak ayarlayan ve fiyatların aşırı düşmesini engelleyen, “emniyet vanası” görevi gören bir yapı. Piyasada dolaşan toplam tahsisat miktarı (Total Number of Allowances in Circulation, TNAC) belirli eşiklerin üzerine çıktığında, piyasaya yeni tahsisat sürmek yerine bunları rezervine çekerek arzı daraltır, böylece fiyatların çökmesini engeller. AB Komisyonu’nun bu mekanizmayı tahkim etme kararı, piyasaya “Jeopolitik krizler ne kadar derin olursa olsun, karbon fiyatının yeşil dönüşümü teşvik edemeyecek seviyelere gerilemesine izin verilmeyecektir.” mesajını net olarak veriyor. Bu teknik hamle, yukarıda daha önce değindiğimiz AccelerateEU planıyla birlikte okunduğunda, AB’nin çifte savunma stratejisini tamamlıyor. MSR ile karbon fiyatı, dolayısıyla da kirletmenin maliyeti, yüksek tutularak sistemin caydırıcılığı korunuyor, AccelerateEU ile de bu sistemden elde edilen devasa gelirler sanayinin bu maliyetlere dayanabilmesi için yeşil yatırımlara dönüştürülüyor.

Avrupa’nın krizler karşısında gösterdiği bu stratejik refleks, aslında küresel ölçekte şekillenen yeni bir konsensusun da parçasıdır. Nitekim, Kolombiya ve Hollanda’nın eş başkanlığında Nisan 2026’da Santa Marta’da düzenlenen ve küresel GSYH’nin yaklaşık üçte birini temsil eden, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 57 ülkenin katıldığı TAFF (Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma) Konferansı’nın sonuç bildirgesi, bu dönüşümün altını kalın çizgilerle çizmektedir. Bildirgede, tıpkı Avrupa’nın endişelerinde olduğu gibi, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan son çatışmaların fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltmanın ne kadar kritik ve acil bir güvenlik meselesi olduğunu bir kez daha kanıtladığı açıkça vurgulanmıştır. Daha da önemlisi konferans çıktıları, makroekonomik bağımlılıkları kırmak adına “fosil yakıtsız ticaret sistemlerinin” (fossil fuel-free trade systems) inşasını önceliklendirmekte ve karbon fiyatlandırması/vergilendirme mekanizmaları yoluyla sermayenin temiz yatırımlara yönlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu küresel vizyon, AB’nin ETS ve SKDM aracılığıyla kurmaya çalıştığı yeni ticaret ve sanayi rejiminin bölgesel bir istisna değil, uluslararası ticaretin 57 ülkelik “yeni normali” olduğunu teyit etmektedir.

Küresel olayların iklim hedefleriyle birleşince Avrupa ülkelerinde yarattığı bu maliyet gerilimi, SKDM aracılığıyla Türkiye’deki üreticiler için hayati bir anlama dönüşüyor. Bu durumun ticaret boyutundaki stratejik okuması, Türkiye için hayati bir uyarı niteliği taşıyor. AB içerisindeki tartışmaları “karbon fiyatları düşecek” veya “iklim hedefleri esneyecek” şeklinde okumak büyük bir yanılgıya sebebiyet verebilir. Kendi sanayicisini yüksek maliyetler karşısında ikna etmeye ve sistem içinde tutmaya çalışan AB’nin, rekabet dezavantajı yaşamamak adına dış ticaret partnerlerinden ithal ettiği ürünlerdeki gömülü emisyon standartlarını çok daha tavizsiz bir şekilde denetleme ve fiyatlandırma olasılığı yüksek görünüyor. Bu çerçeveden bakıldığında jeopolitik krizlerin, AB’nin karbon duvarlarını alçaltmak yerine, içerideki sanayiyi devlet destekleriyle dönüştürürken, dışarıya karşı uygulanan SKDM standartlarını çok daha tavizsiz ve aşılması güç bir rekabet kalkanı haline getirmesi mümkün.

Bu yaklaşımın, karbon fiyatının geçici krizlerle düşmesini engelleyerek, SKDM üzerinden Türkiye gibi ticaret partnerlerine yansıyacak maliyetlerin kalıcı hale gelmesine neden olacağı görülüyor.

2. Türkiye ve Kritik Sektörler

AB kaynaklı bu dışsal dönüşüm baskısı, Türkiye’nin kendi iklim politikalarını ve özellikle ihracata dayalı sanayi yapısını acilen gözden geçirmesini zorunlu kılıyor. İlk yazımızda da ifade ettiğimiz üzere Türkiye ekonomisi, üretimini önemli ölçüde ithal fosil kaynaklarla ve karbon yoğun bir yapıyla sürdürüyor, elektrik sektörü ise bu tablonun temel belirleyicisi olarak öne çıkıyor. Ember’in Türkiye Elektrik Görünümü 2026 raporuna göre 2025 yılında ülkedeki elektrik üretiminin %22’si rüzgar ve güneşten sağlansa da kömür hala %34’lük payıyla en büyük elektrik üretim kaynağı, üstelik elektrik üretimi için kullanılan kömürün üçte ikisi ithal olarak geliyor. Türkiye’nin bir önceki yıl toplamda 122 Twh elektrik üretimiyle Avrupa’nın kömürden en çok üretim yapan ülkesi olduğu, 2025 yılında açıklanan ve 2029’a kadar sürmesi beklenen yerli kömürle yapılan elektrik üretimine alım garantisi göz önünde bulundurulduğunda, ülkede kömürden elektrik üretiminin henüz tepe yapmadığı ve şebekedeki karbon yoğunluğunun yakın zamanda anlamlı bir şekilde azalmayacağı çıkarımı yapılabilir. Elektrik şebekesindeki bu yüksek karbon yoğunluğunun, üretilen ve ihraç edilen tüm sanayi ürünlerinin “gömülü emisyon” faturasını artırması ise kaçınılmaz.

Öte yandan, emisyonlarının büyük bir kısmı üretimdeki proseslerden kaynaklanan ağır sanayi sektörleri, teknolojik dönüşümün hem zorunlu hem de en zorlu olduğu alanlardan biri. Ağır sanayi sektörlerinin başını çeken sektörlerden biri olan çelik sektörü ise uluslararası ticaret hacmi ve tedarik zincirlerindeki kritik konumuyla öne çıkmaktadır. 2024 yılı itibarıyla AB’nin en fazla demir-çelik ithalatı yaptığı (3,5 milyar Euro) üç ülkeden birinin Türkiye olduğu göz önüne alındığında, gömülü emisyonların çelik ve çimento sektörleri için sadece teknik bir ölçüm değil, doğrudan pazar payı ve rekabet gücü meselesi olduğu açıkça görülmektedir. Çalışmamızın temel teorik ve pratik bağlamı da tam olarak bu sektörlerdeki karbon yoğun üretim ilişkilerinin yeni ticaret rejimindeki kırılganlıklarına odaklanmaktadır.

Yaptığımız analizler, kapsam 2 emisyonları da dikkate alındığında Türkiye’de elektrik sektörünün gömülü emisyonlar üzerinden sanayi ihracatının karbon maliyetini belirleyen temel unsur olabileceğini göstermektedir.

3. Sonuç

Tüm bu tablo ve makroekonomik veriler, Türkiye’nin kendi iklim politikalarını kurgularken konunun “ticaret” boyutunu merkeze almasının ne kadar elzem olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi henüz tasarlanma aşamasındayken, Avrupa’nın tecrübelerinden ve mevcut krizlerinden çıkarılacak kritik ders, kurulacak ulusal sistemin, sanayiyi temiz teknoloji dönüşümüne zorlayacak net ve istikrarlı fiyat sinyalleri vermesi gerekliliğidir. Emisyon azaltım motivasyonunu zayıflatacak ve sistemin piyasa etkinliğini kıracak aşırı cömert bedelsiz tahsisatlardan (ücretsiz kotalar) kesinlikle kaçınılmalıdır. Bu bağlamda, kirletici vasfı yüksek olan ve dış ticarette ağırlığı bulunan çimento ve demir-çelik sektörlerinde gömülü emisyonların şeffaf bir şekilde ölçülmesi, artık sadece bir iklim politikası değil, ulusal bir sanayi stratejisi meselesidir. Çimento sektörü doğrudan proses emisyonları nedeniyle teknolojiye daha az esnek bir alan sunarken, çelik sektörü ise elektrik yoğun üretim yapısı nedeniyle şebeke karbon yoğunluğuna doğrudan bağımlıdır. 

Nitekim SEFiA olarak yürüttüğümüz çalışmanın şu ana kadarki süreçten elde ettiği bulgular da bu dönüşüm ihtiyacını net bir şekilde destekliyor. Yapılan analizler, değer zincirleri boyunca taşınan emisyonların doğru ölçümlenip adil bir karbon fiyatlandırma mekanizmasıyla yönetildiği koşullarda, Türkiye sanayisinin dış şoklara ve yeni ticaret rejimlerine karşı direnç kazanabileceğine işaret etmektedir. Buna karşın, geleneksel karbon yoğun üretim pratiklerinde ve kömüre dayalı enerji altyapısında ısrar edilmesi halinde, özellikle yüksek ticaret hacmine sahip kritik sektörlerimizin en başta en büyük pazarımız olan Avrupa Birliği’nde artan maliyetler sebebiyle rekabet gücünü kaybedeceği ve kademeli bir ekonomik dışlanma riskiyle karşı karşıya kalacağı görünür hale gelmektedir. Türkiye artık karbon fiyatından kaçınacak stratejiler üzerine çalışmak yerine, bu fiyatı içeride, ihtiyaç duyulan dönüşüm sinyallerini verecek şekilde yöneten ve kaynakları düşük karbonlu dönüşüme aktararak sanayisini yeni rekabetçilik düzlemine taşıyacak bir sistem geliştirmelidir. Aksi halde karbon maliyeti dışarıda ödenecek, dönüşüm ise gecikecektir.

Benzer Yazılar