İçindekiler
- Yazı: Kaan Bolat, Ayşe Ceren Sarı
- Giriş
- COP31’e Giderken İklim Diplomasisinin Yönü ve Türkiye’nin Pozisyonu
- Bulgu 1: Türkiye’nin Karbon Hikayesi, Ülke İçi Emisyonların Ötesine Uzanıyor
- Bulgu 2: Türkiye’nin Nihai Talebi, Hem İçeride Hem Dışarıda Emisyon Yaratıyor
- Bulgu 3: İthalat ve İhracat Aktiviteleri, Emisyon Muhasebesini Doğrudan Etkiliyor
- Bulgu 4: Türkiye, Net Olarak Gömülü Emisyon İthalatçısı Konumunda
- Bulgu 5: Elektrik Sisteminin Etkisi Tüm Sektörlere Yayılıyor
- COP31’e Doğru Emisyon Muhasebesi ve Ticareti Yönetmek
İklim politikalarının artık yalnızca ülkelerin kendi sınırları içindeki emisyon azaltım hedeflerinden ibaret olmadığını, üretim, tüketim ve ticaretin küresel ölçekte nasıl iç içe geçtiğini yazı dizimizin ilk iki bölümünde ele almıştık. Türkiye’nin ihracat profilinin detayını, AB ile yoğun ihracat bağımızın karbon düzenlemeleri karşısındaki kırılganlığını, Türkiye’nin iklim kanunu ile gelecek olan ulusal ETS’nin doğru tasarlanmasının önemini, aynı kapsamdaki SKDM tartışmalarını ve tüm bunların Türkiye’yi iklim-ticaret rejiminde koyduğu noktayı serimizin tanıtım bölümünde konuşmuştuk.
İlk yazımızda ise ETS ve SKDM ile ilgili detaylara inmiş, ilk SKDM fiyatlarının belirlenmiş olması üzerinden karbonun artık sınırda ölçülen ve fiyatlanan somut bir ticaret maliyetine dönüştüğünü tartışmış, böylece karbon maliyetinin ilk kez AB sınırında ithal ürünler için de doğrudan fiyatlanan bir unsur haline geldiğini aktarmıştık. Tüm bunlar bize Türkiye için tasarlanan ulusal karbon fiyatlandırma sisteminin AB SKDM’ye uyum sağlamanın ötesinde, sanayi dönüşümünü yönlendirecek bir araç olarak tasarlanmasının kritik önem taşıdığını gösteriyor.
İkinci yazımızda ise tartışmayı bir adım daha somutlaştırıyoruz. Çünkü ulusal bir karbon fiyatlama mekanizmasının tasarımı “Karbon fiyatı ne olacak?” ya da “SKDM Türkiye ihracatçısını nasıl etkileyecek?” sorularından çok daha detaylı soruları cevaplamayı gerektiriyor. Asıl soru şu; Türkiye’nin üretim, tüketim, ithalat ve ihracat ilişkileri içinde emisyonlar nasıl hareket ediyor? Türkiye yalnızca kendi sınırları içinde saldığı emisyonlarla mı değerlendirilmeli, yoksa ticaret yoluyla taşıdığı gömülü emisyonlar da iklim ve sanayi politikasının merkezine mi alınmalı? Bu soruların önemi, küresel iklim diplomasisinin son yıllardaki dönüşümünde kendini açıkça gösteriyor.
Bu dönüşüm aslında Paris Anlaşması ile başlayan daha geniş bir sürecin parçası. Paris Anlaşması, ülkelerin ulusal katkı beyanları (Nationally Determined Contribution, NDC) aracılığıyla emisyonlarını azaltmasını öngörürken, COP28’de tamamlanan ilk Küresel Durum Değerlendirmesi (Global Stocktake), mevcut politikaların 1,5°C hedefi için yeterli olmadığını ortaya koydu. Bu durum, iklim politikalarının yalnızca emisyon hedefleri belirlemekten çıkarak bu hedeflerin nasıl uygulanacağına odaklanan yeni bir döneme girmesine neden oldu. Sanayi dönüşümü, finansman, ticaret ve küresel değer zincirleri de bu nedenle COP gündeminin giderek daha önemli başlıkları haline geldi. COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye açısından ise bu gelişmeler, emisyonların yalnızca ulusal envanterler üzerinden değil, küresel üretim ve ticaret ağları içindeki hareketiyle birlikte değerlendirilmesini her zamankinden daha önemli hale getiriyor.
COP31’e Giderken İklim Diplomasisinin Yönü ve Türkiye’nin Pozisyonu
COP28’de, COP süreçleri boyunca ilk kez düzenlenen “Trade Day”, ticaretin artık iklim politikasının kenarında değil, doğrudan merkezinde tartışılmaya başlandığını gösteren önemli bir eşikti ve aslında daha geniş bir dönüşümün sembolüydü. Küresel değer zincirlerinin karbonsuzlaşması, kritik mineraller, sanayi politikaları, iklim finansmanı ve ticaret arasındaki ilişkinin COP gündeminde giderek daha görünür hale gelmesi, ticareti iklim müzakerelerinin çevresel bir başlığından ekonomik dönüşümün merkezine taşıdı. Dünya Ticaret Örgütü (World Trade Organization, WTO), COP28 Başkanlığı, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UN Conference on Trade and Development, UNCTAD), Uluslararası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce, ICC), Dünya Ekonomik Forumu ve diğer kurumların iş birliğiyle düzenlenen “Trade Day”in COP28 gündemine dahil edilmesi tesadüf değildi. İlk Küresel Durum Değerlendirmesi, enerji dönüşümünün yalnızca enerji politikalarıyla değil, sanayi, ticaret, kritik mineraller, değer zincirleri ve finansman politikalarıyla birlikte yürütülmesi gerektiğini ortaya koydu. Böylece ticaret, iklim diplomasisinin tamamlayıcı bir başlığı olmaktan çıkarak dönüşümün temel araçlarından biri haline geldi. COP28 “Trade Day”in temel amacı, ticaret politikalarının emisyon azaltım hedeflerini destekleyen bir araç olarak nasıl kullanılabileceğini tartışmaktı. Karbon yoğun üretimin azaltılması, değer zincirlerinin dönüşümü, kritik mineraller ve düşük karbonlu sanayilerin geliştirilmesi gündemin ana başlıkları arasındaydı. WTO, ticareti yalnızca iklim politikalarından etkilenen bir alan olarak değil, aynı zamanda düşük karbonlu teknolojilerin yaygınlaşmasını, çevre dostu ürünlerin ticaretini, kritik minerallere erişimi ve iklim uyumunu destekleyen bir araç (Climate enabler) olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, ticaret politikalarının iklim hedeflerine ulaşmada tamamlayıcı bir politika aracı olarak görülmeye başlandığını ortaya koyuyor. Benzer şekilde UNCTAD da ticaret gündemini yalnızca ihracat ve ithalat üzerinden değil, düşük karbonlu sanayileşme, dayanıklı tedarik zincirleri, kritik mineraller, yeşil sanayi politikaları ve gelişmekte olan ülkelerin küresel değer zincirlerindeki konumu üzerinden ele alıyor. Böylece ticaret, yalnızca ekonomik büyümenin değil, aynı zamanda iklim hedefleriyle uyumlu sanayi dönüşümünün de temel araçlarından biri olarak değerlendiriliyor.
COP29’da bu gündem daha da genişledi ve Bakü’de iklim finansmanı, yatırım ve ticaret birlikte ele alındı. “Climate Finance, Investment and Trade Day” olarak adlandırılan günde, ticaret ve yatırım politikalarının iklim finansmanı akışlarını nasıl güçlendirebileceği tartışıldı. Bu günün ana nedeni, ticaretin artık finansmanın uygulama aracı olarak görülmeye başlamasıydı. Böylece ticaret, yalnızca karbon kaçağını önlemeye yönelik bir politika aracı değil, aynı zamanda düşük karbonlu yatırımların finansmanını ve sanayi dönüşümünü hızlandıran bir mekanizma olarak ele alınmaya başladı. Bu gelişme özellikle iklim politikalarının uygulanabilirliğinin artık yalnızca ulusal emisyon hedeflerine değil, bu hedefleri mümkün kılacak finansman kanallarına, sanayi yatırımlarına, ticaret akışlarına ve değer zincirlerine bağlı hale geldiğinin ortaya çıkması açısından önemliydi.
İklim politikalarının birçok faktöre bağlı hale gelmesi sonucu ülkelerin, yalnızca kendi sınırları içinde gerçekleşen emisyonları değil, küresel değer zincirleri boyunca taşıdıkları karbon akışlarını da anlayabilmeleri gerekiyor. Üretim temelli ulusal sera gazı envanterleri, ikili müzakerelerinin temelini oluşturmaya devam etse de ticaret, sanayi politikası ve karbon fiyatlandırması açısından gömülü emisyonların izlenmesi giderek daha kritik hale geliyor. Adım adım yaklaşan COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye açısından bu dönüşüm yalnızca diplomatik bir görünürlük meselesi değil, aynı zamanda ticaret, sanayi politikası ve karbon muhasebesi alanlarında ulusal kapasitenin güçlendirilmesini gerektiren yeni bir politika gündemi anlamına geliyor. Türkiye, artık iklim diplomasisinde yalnızca dışarıdan etkilenen bir ülke olmanın ötesinde ticaret, sanayi dönüşümü ve emisyon muhasebesi başlıklarında daha görünür ve daha proaktif bir pozisyon geliştirmesi gereken bir ülke konumunda. Bu yeni dönemin yükselen tartışma konuları arasında ise emisyon muhasebesi veya diğer adıyla karbon muhasebesi yer alıyor. Çünkü karbon fiyatlandırması yaygınlaştıkça, ülkelerin ve sektörlerin rekabet gücü yalnızca ne ürettikleriyle değil, bu üretimin ne kadar karbon taşıdığıyla da belirlenmeye başlıyor. Bu bağlamda Türkiye için temel mesele ticaretin artık yalnızca ürünlerin ekonomik değeri üzerinden değil, karbon içeriği üzerinden de şekillendiği gerçeğidir. Türkiye’nin iklim politikaları tartışmaları da bu nedenle yalnızca ulusal emisyon azaltım hedeflerinin ötesine geçebilmeli; üretim zincirleri, ithalat bağımlılığı, ihracat rekabetçiliği, elektrik sisteminin karbon yoğunluğu ve gömülü emisyon akışları birlikte ele alınmalıdır.
Ancak çok değişkenli denklemi çözümleyebilmek için yalnızca Türkiye’nin emisyonlarının nerede oluştuğunu değil, hangi üretim ve ticaret ilişkileri içinde hareket ettiğini görebilmek gerekiyor. Üretim temelli emisyonlar bize yalnızca hikâyenin bir bölümünü anlatıyor. Ticaret yoluyla taşınan gömülü emisyonların ortaya konması ise hem sanayi rekabetçiliğini hem de iklim politikalarının gerçek etkilerini değerlendirebilmek açısından kritik önem taşıyor. Bu nedenle yazının devamında, çalışmamızın ilk bulguları üzerinden Türkiye’nin üretim, tüketim, ithalat ve ihracat kaynaklı emisyon akışlarını ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Bulgu 1: Türkiye’nin Karbon Hikayesi, Ülke İçi Emisyonların Ötesine Uzanıyor
Geleneksel sera gazı muhasebesi çoğunlukla üretim temelli çalışır. Yani bir emisyon fiziksel olarak hangi ülke sınırları içinde gerçekleşiyorsa, o ülkenin emisyon envanterine yazılır. Bu yaklaşım, üretim temelli emisyon muhasebesi (Production Based Accounting, PBA) olarak adlandırılır. PBA, ulusal iklim hedeflerini izlemek ve ülke sınırları içinde hangi sektörlerin ne kadar emisyon yarattığını görmek için önemli bir gösterge olsa da küresel değer zincirleri içinde üretim ve tüketim çoğu zaman farklı coğrafyalara dağılmış durumdadır. Bir ürün Türkiye’de tüketiliyor olabilir fakat bu ürünün girdileri başka ülkelerde üretilmiş, enerjisi başka bir elektrik sisteminden sağlanmış, ara malları farklı ticaret kanalları üzerinden Türkiye’ye gelmiş olabilir. Bu nedenle üretilen bir ürün için ortaya çıkan emisyonun yalnızca fiziksel olarak nerede gerçekleştiğine bakmak, bu ürünle ilgili emisyonların ekonomik resmini tam olarak vermez.
Üretim temelli muhasebeden farklı olarak, OECD’nin sera gazı ayak izi göstergeleri de bu nedenle ülkeler arası girdi-çıktı tablolarını kullanarak tüketim veya talep perspektifinden emisyon tahminleri üretir. Bu ikinci yaklaşım tüketim temelli emisyon muhasebesi (Consumption Based Accounting, CBA) olarak adlandırılır. CBA, Türkiye’deki nihai talebin dünyanın neresinde ne kadar emisyon yarattığını, yani Türkiye’de tüketilen mal ve hizmetlerin üretim zinciri boyunca ortaya çıkan emisyonları dikkate alır.
EXIOBASE 3.10.2 veri setinin 2022 yılı verilerini kullanarak SEFiA’da yaptığımız çalışmanın ilk sonuçlarına göre Türkiye’nin tam üretim temelli emisyonları, yani doğrudan hanehalkı emisyonlarını da içeren Tam PBA değeri, 531,99 MtCO₂e seviyesindedir. Hanehalkının doğrudan emisyonları hariç tutulduğunda, sanayi ve üretim faaliyetlerinden kaynaklanan üretim temelli emisyonlar ise 462,98 MtCO₂e olarak hesaplanmaktadır. Tüketim temelli tarafta ise Türkiye’nin tam karbon ayak izi, yani doğrudan hanehalkı emisyonlarını da içeren Tam CBA değeri, 578,06 MtCO₂e düzeyindedir. Doğrudan hanehalkı emisyonları hariç tutulduğunda Türkiye nihai talebine bağlı küresel tedarik zinciri emisyonları 509,05 MtCO₂e olarak hesaplanmaktadır.
Çalışmamızda hesaplanan değerlerin resmî olarak açıklanan envanter verileriyle bire bir örtüşmemesi beklenmedik bir durum değildir. Türkiye’nin resmî sera gazı envanteri IPCC rehberleri doğrultusunda hazırlanan ve faaliyet verileri, enerji istatistikleri, ulusal emisyon faktörleri, yakıt tüketimi gibi bilgiler ışığında hesaplanmaktadır. Çalışmamızda kullandığımız EXIOBASE veri tabanı ise küresel ekonomik akışları temel alan ve makro verilerle türetilen bir MRIO veri tabanıdır. Bu çalışmanın amacı resmî envanter verilerini yeniden üretmekten ziyade tüm ülkeler için aynı yöntemle karşılaştırılabilir küresel tedarik zinciri analizleri yapabilmektir.
Çalışma çıktılarına göre Türkiye’nin PBA ve CBA emisyon muhasebesinin özeti, Resim 1’de görülebilir:

Bu rakamlara baktığımızda göze çarpan ilk şey Türkiye’nin tüketim temelli karbon ayak izinin, üretim temelli karbon ayak izinden yaklaşık 46 MtCO₂e daha yüksek olduğudur. Bu sonuç, Türkiye’nin bütünsel karbon ayakizinin yalnızca ülke sınırları içinde gerçekleşen emisyonlardan ibaret olmadığını ortaya net bir şekilde koyarken, Türkiye’nin tüketim ve ticaret ilişkileri üzerinden yurt dışında da önemli miktarda emisyon tetikliyor olabileceğini bize göstermektedir.
Bulgu 2: Türkiye’nin Nihai Talebi, Hem İçeride Hem Dışarıda Emisyon Yaratıyor
Türkiye’nin tüketim temelli emisyonlarını daha yakından incelediğimizde, karbon ayak izinin iki ana bileşenden oluştuğunu görüyoruz. SEFiA olarak yaptığımız hesaplamalara göre Türkiye nihai talebine bağlı 509,05 MtCO₂e tedarik zinciri emisyonunun 311,07 MtCO₂e’lik kısmı Türkiye’deki üretimden, 197,98 MtCO₂e’lik kısmı ise yurt dışındaki üretimden kaynaklanıyor. Buna ek olarak, 69,01 MtCO₂e doğrudan hanehalkı emisyonu bulunuyor.Türkiye’nin tüketim temelli karbon muhasebesinin özeti, Resim 2’de görülebilir:

Yukarıda paylaştığımız sayılar oldukça önemli, çünkü 197,98 MtCO₂e’lik yurt dışı üretim kaynaklı Türkiye nihai talebi emisyonu, doğrudan “Türkiye’nin ithal ettiği toplam gömülü emisyon” anlamına gelmiyor. Bu değer, Türkiye’deki nihai tüketim ve yatırım talebi nedeniyle yurt dışında ortaya çıkan emisyonları gösteriyor. İthal edilen bazı girdiler Türkiye’de işlenip tekrar ihraç edildiği için, tüketim temelli yurt dışı emisyonlar ile ithalat yoluyla Türkiye ekonomisine giren toplam gömülü emisyonları birbirinden ayırmak gerekiyor.
Bu ayrım, karbon muhasebesinin neden yalnızca teknik bir hesaplama olmadığını gösteriyor. Aynı ithal ara mal, Türkiye’de tüketilen bir ürünün parçası olduğunda Türkiye’nin tüketim temelli karbon ayak izine girerken, Türkiye’de işlenip ihraç edilen bir ürünün parçası olduğunda ihracatın yurt dışında kullanım öncesi karbon içeriğini oluşturuyor. Dolayısıyla karbonun ticaret içindeki hareketini anlamak için hem nihai talep hem de brüt ticaret akışlarının birlikte okunması kritik önem arz ediyor.
Bulgu 3: İthalat ve İhracat Aktiviteleri, Emisyon Muhasebesini Doğrudan Etkiliyor
Gömülü emisyon analizi açısından en kritik bulgulardan biri, Türkiye’nin ithalat ve ihracat yoluyla taşıdığı karbon akışlarının bize verdiği sonuçlar:
- SEFiA olarak yaptığımız hesaplamalara göre Türkiye’nin ithalatında gömülü olan yurt dışı üretim kaynaklı emisyonlar 270,66 MtCO₂e düzeyinde. Bu değer, Türkiye ekonomisine ithalat yoluyla giren mal ve hizmetlerin üretimi sırasında yurt dışında ortaya çıkan emisyonları ifade ediyor. Bu ithalat nihai tüketime gidebilir, yatırım mallarında kullanılabilir, sanayi üretiminde ara girdi olarak değerlendirilebilir veya Türkiye’de işlendikten sonra tekrar ihraç edilebilir.
- Öte yandan Türkiye’nin toplam ithalat gömülü emisyon ayak izi ise 271,67 MtCO₂e olarak hesaplanıyor ve bu değerin neredeyse tamamı yabancı üretim kaynaklı. Türkiye kaynaklı olup küresel tedarik zinciri geri beslemeleriyle ithal ürünlerde tekrar ortaya çıkan emisyonların payı ise 1,01 MtCO₂e ile oldukça sınırlı görünüyor.
- İhracat tarafından bakıldığında tablonun daha katmanlı olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin toplam ihracat gömülü emisyon ayak izi 225,60 MtCO₂e iken, bunun 152,92 MtCO₂e’lik kısmı Türkiye içinde fiziksel olarak salınan ve ihraç edilen ürünlere gömülü olan yerli emisyonlardan oluşuyor. 72,68 MtCO₂e’lik kısmı ise Türkiye’nin ihracatında kullanılan ithal girdilerin yurt dışında yarattığı kullanım öncesi emisyonları temsil ediyor.
Yukarıdaki bulguların özeti, Tablo 1’de görülebilir:

Bu bulgular, Türkiye’nin ihracat karbon ayak izinin yalnızca yerli üretim yapısıyla açıklanamayacağını, Türkiye’nin ihracatçı sektörlerinin üretim süreçlerinde ithal girdilere de bağlı olduğunu rakamsal olarak ortaya koyuyor. Bu nedenle ihracatın karbon içeriğini düşürmek için yalnızca Türkiye içindeki üretim süreçlerine değil, ithal ara malların karbon yoğunluğuna ve tedarik zinciri tercihlerine de bakma gerekliliğini gözler önüne seriyor.
Bulgu 4: Türkiye, Net Olarak Gömülü Emisyon İthalatçısı Konumunda
Çalışmamızın en önemli sonuçlarından biri Türkiye’nin net gömülü emisyon pozisyonu. Türkiye’nin ithalat yoluyla ekonomisine giren yabancı gömülü emisyonları 197,98 MtCO₂e iken, Türkiye’den ihraç edilen ürünlere gömülü yerli emisyonlar 152,92 MtCO₂e düzeyinde. Bu iki değer arasındaki fark, Türkiye’nin 45,06 MtCO₂e net ithal gömülü emisyon pozisyonuna sahip olduğunu gösteriyor. Burada önemli noktalardan birisi Türkiye ekonomisine ithalat yoluyla giren yabancı gömülü emisyonların doğru hesaplanması; bu rakam, Türkiye’nin brüt ithalatında gömülü toplam emisyonlardan, bu ithalatlar kaynaklı ülkede oluşan emisyonlar ile ülkeye giren fakat ihracat yoluyla yeniden çıkan emisyonların çıkarılmasıyla bulunuyor. Burada bahsedilen yeniden ihraç edilen ithal emisyonlar, Türkiye’nin ithal ettiği toplam emisyonların yaklaşık üçte birine tekabül ediyor. Bu ithal emisyonlar, Türkiye’nin üretiminde ithal ettiği ara ürünlerin ülkeye ne kadar emisyon yükü getirdiğinin anlaşılması açısından altı çizilmesi gereken bir unsur olarak ön plana çıkıyor.
Başka bir ifadeyle Türkiye, bu hesaplama çerçevesine göre net gömülü emisyon ithalatçısı, yani ithalatla ekonomiye giren yabancı karbon içeriği, ihracat yoluyla dışarı taşınan yerli karbon içeriğinden daha yüksek. İthalat ile ihracat arasındaki gömülü emisyon oranının 1,29 seviyesinde olması da bu sonucu destekliyor. Bu oran, Türkiye’nin ithalat yoluyla taşıdığı yabancı gömülü emisyonların, ihracat yoluyla dışarı taşıdığı yerli gömülü emisyonlardan yaklaşık yüzde 29 daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu sonuçların özeti, Resim 3’te görülebilir:

Ancak bu sonucu dikkatli yorumlamak gerekir. Türkiye’nin net gömülü emisyon ithalatçısı olması, ihracat kaynaklı karbon risklerinin düşük olduğu anlamına gelmez. Aksine Türkiye, hem ithalat yoluyla önemli miktarda karbonu ekonomisine taşıyan hem de karbon yoğun sektörlerde AB gibi yüksek standartlı pazarlara ihracat yapan bir ekonomidir. Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele tek yönlü değildir. Tüm bu sonuçlar bize net olarak Türkiye’nin hem ithalat bağımlılığı hem de ihracat rekabetçiliği açısından çift yönlü bir karbon politikası ihtiyacıyla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Bulgu 5: Elektrik Sisteminin Etkisi Tüm Sektörlere Yayılıyor
İlk analizlerimiz, elektrik sisteminin Türkiye’nin gömülü emisyon görünümünde merkezi bir role sahip olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni ise yalnızca elektrik sektörünün kendi emisyonları değil. Elektrik, demir-çelikten çimentoya, kimyadan makine imalatına kadar çok sayıda sektörün üretim sürecinde temel girdilerden biri. Bu nedenle elektrik sisteminin karbon yoğunluğu, diğer sanayi sektörlerinin karbon rekabetçiliğini de doğrudan etkiliyor. Bu etkinin bir özeti, aşağıda Resim 4’te görülebilir:

Türkiye’de rüzgar ve güneşin payındaki artış olumlu bir dönüşüme işaret etse de, yazının girişinde belirttiğimiz gibi, kömürün elektrik üretimindeki ağırlığı hâlâ yüksek seviyede. Bu tablo, Türkiye’nin yalnızca doğrudan emisyon azaltımı açısından değil, ihracat ürünlerinin gömülü karbon içeriği açısından da elektrik sektörünü dönüşümün merkezine yerleştirmesi gerektiğini gösteriyor. Bu nedenle elektrik dönüşümü, yalnızca enerji politikası başlığı altında ele alınmamalıdır. Elektrik sisteminin karbonsuzlaşması, Türkiye’nin sanayi ürünlerinin karbon ayak izini, SKDM karşısındaki maliyetlerini ve yeni iklim-ticaret rejimindeki rekabet gücünü belirleyen temel unsurlardan biri haline geliyor. Öte yandan COP31 Başkanlığı’ının Bonn’da duyurduğu 2035’e kadar %35 elektrifikasyon hedefi de elektrik üretiminin emisyon muhasebesi, ticaret ve iklim diyaloglarında ağırlığının artmaya devam edeceğinin göstergesi olarak ön plana çıkıyor. Bizim de SEFiA olarak hedeflerimizden biri yakın gelecekte bu alandaki emisyon karnesini daha detaylı ortaya çıkarmak olacaktır.
COP31’e Doğru Emisyon Muhasebesi ve Ticareti Yönetmek
SEFiA olarak yürüttüğümüz çalışmanın ilk bulguları aşağıda Tablo 2’de özetlenebilir:

Bu tablo, Türkiye’nin 45,01 MtCO₂e net ithal gömülü emisyon pozisyonuna sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bu da bize Türkiye’nin karbon ayak izinin yalnızca ülke sınırları içinde gerçekleşen emisyonlarla açıklanamayacağını gösteriyor. Bu sonuçlar, Türkiye’nin iklim politikasında yeni bir muhasebe ve strateji yaklaşımına ihtiyaç duyduğunun açık göstergeleri. COP31 adım adım gelirken, AB’nin SKDM uygulamaları yavaş yavaş faaliyete geçiyorken, Türkiye ulusal ETS’sini uygulamaya almaya hazırlanırken artık bu politikaların tasarımı tek başlarına düşünülmemelidir. Türkiye için asıl gaye karbon maliyetinden kaçınmak değil, bu maliyeti doğru ölçmek, adil biçimde yönetmek ve düşük karbonlu sanayi dönüşümünü hızlandıracak bir politika mimarisine dönüştürmek olmalıdır. Aksi halde karbon maliyeti dışarıda ödenecek, dönüşüm içeride gecikecek ve Türkiye yeni iklim-ticaret rejiminde rekabet gücünü korumakta zorlanacaktır.
Bu yazımızda ilk bulgularımızla büyük resim için bir çerçeve ortaya koymaya çalıştık. Bir sonraki yazıda ise bu tablonun arkasındaki sektörlere daha yakından bakarak Türkiye’nin ticaretindeki karbon hangi sektörlerde yoğunlaşıyor, hangi sektörler ithalat ve ihracat tarafında öne çıkıyor gibi sorulara cevap bulmaya çalışacağız.