Blog

İklim Politikalarında Yeni Eşikler: Ticaretin Karbonu ve Gömülü Emisyonlar | Yazı Serisi #0

gomulu-emisyonlar-yazi-0

İçindekiler

İklim politikaları artık yalnızca ülkelerin kendi sınırları içindeki emisyonlarını nasıl azaltacağı sorusundan ibaret değil. Bugün geldiğimiz noktada en güncel tartışmalardan biri, üretim ile tüketimin farklı coğrafyalara dağıldığı günümüzün dünya ekonomisinde, karbonun ticaret yoluyla nasıl taşındığı ve bunun politika yapımında nasıl hesaba katılması gerektiği. Özellikle karbon fiyatlandırması gibi araçların yaygınlaşmasıyla birlikte, iklim politikaları ile ticaret politikaları arasındaki çizgi giderek daha da bulanık hale geliyor. Bu dönüşüm, bugün özellikle Avrupa Birliği (AB) ile güçlü ticaret ilişkilerine sahip olan ülkeler için yalnızca teorik bir tartışma olmanın ötesinde, doğrudan ekonomik ve stratejik sonuçlar doğuran bir politika alanına işaret ediyor. Türkiye de bu ülkeler arasında öne çıkıyor.

Bu yeni dönemde mesele yalnızca ülkelerin ne kadar emisyon saldığı değil; bu emisyonların hangi talep yapıları, hangi üretim zincirleri ve hangi ticaret ilişkileri içinde ortaya çıktığını da anlamak. Çünkü bir ülkede tüketilen malların emisyonları çoğu zaman başka bir ülkede, başka bir enerji sistemi içinde ve başka bir üretim teknolojisiyle ortaya çıkabiliyor. Bu da bizi “Gömülü emisyonlar” kavramına ve bu kavram çevresinde şekillenen yeni politika tartışmalarına götürüyor. AB’nin iklim politikalarına dayalı ticaret mekanizmalarını 2026 itibarıyla fiilen devreye aldığı bu yeni dönemde, Türkiye açısından mesele artık yalnızca emisyonları azaltmak değil ticaret yoluyla taşınan karbonu hesaplamak, anlamak, yönetmek ve buna uygun bir sanayi dönüşümünü kurgulamak.

Bu yazı, bu tartışmaların neden önemli olduğunu ve Türkiye açısından neden dikkatle ele alınması gerektiğini ortaya koymayı amaçlarken, SEFiA olarak yürüttüğümüz yeni çalışmanın neden bu alana odaklandığını da açıklayan bir girizgah niteliği taşıyor.

1. Ülkeler Arası Ticarette Karbon Politikalarının Yeri ve Türkiye

Bilindiği gibi karbon fiyatlandırmasının temel mantığı, emisyona bir maliyet yükleyerek firmalara daha düşük karbonlu üretime geçmeleri için ekonomik bir sinyal vermek. Bu piyasa temelli mekanizma, teoride karbon yoğun üretim maliyetlerini artırarak şirketlerin emisyon azaltım yatırımlarını teşvik etmeyi amaçlıyor. Karbon fiyatlandırması son yirmi yılda aşamalı bir şekilde iklim politikalarının temel araçlarından biri hâline geldi ve doğrudan karbon fiyatlandırma araçları, Dünya Bankası’na göre 2025 yılı itibarıyla küresel emisyonların %28’ini kapsıyor. Bu araçlar bugün yalnızca Avrupa’da değil Çin, Güney Kore, Avustralya ve Kuzey Amerika’daki bağlantılı karbon piyasaları dâhil olmak üzere birçok farklı coğrafyada uygulanıyor. AB Emisyon Ticaret Sistemi’nin (AB ETS) 2005’ten beri yürürlükte olması ve bugün hâlâ AB iklim politikasının merkezinde yer alması ise bu araçların en kurumsallaşmış ve en görünür örneklerinden biri olarak göze çarpıyor. 

Ancak karbon fiyatlandırmasının etkisi yalnızca iklim politikaları alanında kalmıyor. Karbon maliyetleri, özellikle enerji yoğun ve ticarete açık sektörlerde, rekabet koşullarını da etkiliyor. Eğer bir ülkede üretici karbon maliyetiyle karşı karşıyaysa ama rakip üretici böyle bir yük taşımıyorsa, üretimin daha gevşek düzenlemelerin olduğu ülkelere kayması riski ortaya çıkıyor. “Karbon kaçağı” (Carbon Leakage) olarak adlandırılan bu durum, iklim politikalarının ticaret araçlarıyla desteklenmediği takdirde etkinliklerinin sınırlı kalabileceğini gösteriyor. AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (Carbon Border Adjustment Mechanism, ing. CBAM, tür. SKDM) da tam bu noktada, tamamlayıcı bir politika aracı olarak ortaya çıkıyor. SKDM bu tartışmanın teorik değil, artık doğrudan ticaret akışlarına ve maliyet yapılarına yansıyan boyutunu temsil ediyor. 1 Ocak 2026 itibarıyla resmi olarak yürürlüğe giren mekanizma, ticaretin karbon maliyetinin sınırda nasıl uygulanacağını fiilen belirlemeye başlamış durumda. Üstelik mesele yalnızca AB ile sınırlı değil. Karbon fiyatlama politikaları uygulayan ülkeler, bu politikaların rekabet ve ithalat boyutunu dengelemek için kendi sınırda karbon düzenleme mekanizmalarını tasarlıyor veya devreye almaya hazırlanıyor. Birleşik Krallık’ın SKDM kararı, Kanada’nın SKDM’yi bir politika seçeneği olarak istişare ediyor olması, Avustralya’da SKDM’nin bir karbon kaçağı önlemi olarak resmi bir şekilde değerlendirilmesi gibi olaylar, bu eğilimin geniş coğrafyalara yayılmaya başladığının somut göstergeleri.

Türkiye açısından bakıldığında ise bu tartışma uzak bir gündem değil. Avrupa Birliği, Türkiye’nin en büyük ticaret partneri konumunda. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye raporuna göre AB’nin Türkiye’nin mal ihracatındaki payı 2023’te %40,8 iken 2024 yılında %41,4’e yükseldi. TÜİK verilerine göre ise 2024 yılında ana faaliyeti sanayi olan işletmelerin ihracatında 27 AB ülkesinin payı %47,5 oldu. Bu yüksek entegrasyon seviyesi, AB kaynaklı karbon ve ticaret politikalarının Türkiye ekonomisi, özellikle de sanayi yapısı, üzerinde doğrudan, sistematik ve ertelenemez etkiler yaratacağını gösteriyor. Bu çerçevede Türkiye de 7552 sayılı İklim Kanunu ile ulusal SKDM hazırlığını gündeme almış durumda. Kanun, Türkiye Gümrük Bölgesinde ithal edilen malların gömülü sera gazı emisyonlarını ele almak üzere bir SKDM kurulabileceğini hükme bağlarken mekanizmaya ilişkin raporlama, kapsam, içerik, usul ve esasların ilgili bakanlıklarla koordineli olarak Ticaret Bakanlığı tarafından belirleneceğini düzenliyor.

1.1. Tek Taraflı Politika Uygulamaları, ETS ve SKDM

Tek taraflı iklim politikaları, bir ülkenin ya da ekonomik bloğun kendi iklim düzenlemelerini ticari ilişkileri de etkileyecek biçimde uygulamaya koyması anlamına geliyor. Emisyon ticaret sistemleri, karbon vergileri ve sınırda karbon düzenlemeleri ise bu çerçevenin başlıca örnekleri. Örneğin 2005’te kurulan AB ETS, elektrik, ısı ve enerji yoğun sanayi sektörlerinde emisyonlara üst sınır koyarak karbon için bir fiyat oluşturan en yerleşik mekanizmalardan biri olmayı sürdürüyor.

Geçiş dönemi 1 Ekim 2023’te başlayan, 31 Aralık 2025’e kadar raporlama yükümlülüğü üzerinden ilerlemiş olan SKDM ise işin ticaret boyutunu temsil ediyor. SKDM kapsamında 2026’dan itibaren ithal ürünlerin gömülü emisyonları için karbon fiyatlamasının kademeli olarak devreye girmesi öngörülüyor. Bu yönüyle SKDM, ticarette yalnızca ürünün ekonomik değerini değil, karbon içeriğini de ölçen bir unsur haline getiriyor. Mekanizma bugün çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen sektörlerini kapsıyor. Bu sektörlerde AB ETS kapsamında uzun süredir uygulanan “Ücretsiz tahsisat” (Free allocation) sistemi, karbon kaçağı riskine karşı bazı sanayi tesislerine emisyon izinlerinin bir kısmının ücretsiz olarak verilmesi prensibine dayanıyor ve karbon kaçağı riskine karşı üreticilere belirli ölçüde koruma sağlıyordu. SKDM’nin uygulamaya alınmasıyla birlikte ithal ürünler için karbon maliyetleri devreye girerken içeride sağlanan bedelsiz kota koruması 2034 yılına kadar kademeli olarak kaldırılacak. Böylece AB içi üretici ile ithalatçı arasında karbon maliyeti bakımından daha dengeli bir rekabet zemini oluşturulması hedefleniyor.

Bu gelişme önemli çünkü geleneksel emisyon muhasebesi büyük ölçüde üretim temelli çalışıyor. Yani emisyon, hangi sınırlar içinde üretildiyse o ülkenin emisyon envanterine yazılıyor. Oysa küresel değer zincirleri içinde bir ürünün nihai tüketimi ile üretimin farklı ülkelerde gerçekleşmesi, emisyonların ekonomik olarak bir ülkede tüketilip fiziksel olarak başka bir ülkede üretilmesi sonucunu doğuruyor. İşte tam da bu nedenle ticaret ile emisyon muhasebesi arasındaki bağ, artık iklim politikasının merkezî meselelerinden biri hâline geliyor. OECD ve Avrupa Çevre Ajansı’nın çalışmaları da üretim temelli ve tüketim temelli emisyon hesapları arasındaki farkın, ticaretin karbon boyutunu anlamak açısından kritik olduğunu gösteriyor.

Son dönemde bu tartışmanın uluslararası iklim diplomasisi içindeki ağırlığı da belirgin biçimde arttı. Ticaret, COP28’de ilk kez ayrı bir tema ve özel bir gün olarak ele alındı. COP29’da ise finansman ve yatırım ile birlikte doğrudan konferans programının parçası hâline geldi. Bu değişim, emisyon azaltımı konusunun iklim müzakerelerinde de artık yalnızca karbon fiyatlaması ve ulusal emisyon hedefleriyle sınırlı görülmediğini, tedarik zincirleri, yatırım kararları, uluslararası rekabeti ve ticaret akımlarının da aynı çerçeve içinde tartışıldığını gösteriyor. Bu nedenle SKDM’yi yalnızca teknik bir sınır düzenlemesi olarak değil, iklim politikasının reel ekonomi ve ticaretle daha doğrudan temas ettiği yeni dönemin en görünür araçlarından biri olarak okumak gerekiyor. 9–20 Kasım 2026’da Antalya’da yapılacak olan COP 31’e Türkiye’nin başkanlık ediyor olması da bu başlığın Türkiye açısından daha da yakından izlenmesini gerektiriyor.

1.2. İklim Politikaları Bağlamında Gömülü Emisyon Hesabının Önemi

Gömülü emisyonlar, bir mal ya da hizmetin üretim zinciri boyunca ortaya çıkan ve o ürünün ticareti yoluyla başka bir ülkenin talebiyle bağlantılı hâle gelen emisyonları ifade ediyor. Bu nedenle bir ürünün karbon ayak izi çoğu zaman yalnızca üretildiği ülke ile sınırlı değil. Ara malı üretimi, enerji kullanımı ve tedarik zinciri bağlantıları nedeniyle farklı ülkelerde oluşan emisyonları da içeriyor. OECD’nin uluslararası girdi-çıktı temelli çalışmaları (Input-Output Analysis) gibi çalışmalar da bu tür emisyon ilişkilerini ölçmeyi hedefliyor.

Gömülü emisyon kavramı yalnızca akademik bir yaklaşım değil. Gömülü emisyonlar, bir yandan ticaret analizlerinde hangi sektörlerin hangi pazarlarda daha fazla karbon riski taşıdığını görmeyi sağlarken, diğer yandan sanayi dönüşüm politikalarında hangi üretim süreçlerinin teknoloji değişimine öncelik vermesi gerektiğini anlamaya yardımcı oluyor. SKDM gibi uygulamalar için ise ithal edilen malın yalnızca ekonomik değerini değil, karbon içeriğini de görünür kılıyor. Özellikle çok uluslu üretim zincirleri içeren ticaret ilişkilerinde, ülkeler arasındaki emisyon yoğunluğu farkları rekabet koşullarını doğrudan etkileyen bir faktör haline geliyor.

Dolayısıyla gömülü emisyonlara bakmak, emisyonları yalnızca nerede değil, hangi ekonomik ilişkiler tarafından üretildikleri üzerinden de değerlendirmek anlamına gelir. Ticaret, rekabet ve sanayi dönüşümü tartışmalarının iklim politikasıyla kesiştiği asıl alan da tam olarak burası.

1.3. Türkiye’nin Ticaret Profili, Riskler ve Fırsatlar

Türkiye ekonomisi, güçlü bir sanayi ve ihracat yapısına sahip. Bu yapı bir yandan dış pazarlarla entegrasyon açısından önemli bir avantaj sağlıyor, diğer yandan karbon yoğun dönüşüm baskılarına karşı ekonomiyi ciddi riskler altında bırakıyor. Avrupa Komisyonu verileri AB’nin Türkiye için merkezi önemini sürdürdüğünü gösterirken, sanayi ihracatında AB payının yüksekliği de bu bağlantıyı güçlendiriyor. Elbette Türkiye’nin en büyük ticaret partnerinin uyguladığı karbon politikaları, ülkemizin ticaret hacminin ağırlıklı olarak emisyon yoğun sektörlere dayandığı göz önünde bulundurulduğunda, ticaret zinciri açısından kırılgan hale getiriyor. Üstelik bu kırılganlığın kaynağı, Türkiye’nin AB ile yoğun ticaretinin ötesinde, daha yapısal bir sorun.

Türkiye, üretimini önemli ölçüde ithal enerji girdileri ile sürdüren, elektriğinde fosil yakıtların ve özellikle de kömürün hala yüksek paya sahip olduğu, ihracatta ise görece düşük ve orta-düşük teknolojili üretim yapısına dayanan bir ekonomi. Petrolün yaklaşık %93’ünün ve doğal gazın %99’unun ithal edilmesi enerji maliyetlerini ve üretim dengesini dış şoklara açık hale getirirken, 2024’te elektriğin %55’inin fosil kaynaklardan üretilmesi dolayısıyla sanayi üretimindeki karbon yoğunluğu hala yüksek. 

OECD çalışmalarının da gösterdiği gibi Türkiye’de yüksek teknolojili ürünlerin ihracattaki payı oldukça düşük. İklim ve ticaret politikalarının değişen düzleminde enerji yoğun sektörlerin karbon performansı artık yalnızca çevresel bir mesele değil ihracat maliyetlerinin yükselmesi, rekabet gücünün aşınması ve pazar erişimi riskinin daha somut hâle geldiği bir alan. Tüm bunlar Türkiye’yi hem karbon maliyetleri hem de düşük teknolojiye dayalı rekabet modeli dolayısıyla risk altında bırakıyor.

Öte yandan risk barındıran her ortamın fırsat da barındırdığı aşikâr. Risk tarafında, yüksek emisyon yoğunluğuna sahip üretim yapılarının SKDM benzeri mekanizmalar karşısında maliyet baskısı ile karşılaşması söz konusu. Fırsat tarafında ise karbon performansını iyileştiren, enerji verimliliğini artıran, elektrifikasyonu ve temiz teknoloji yatırımlarını hızlandıran sektörlerin yeni ticaret rejiminde daha avantajlı konuma gelmesi mümkün. Yani Türkiye için ufukta görünen şey tek taraflı iklim politikaları çerçevesinde bir uyum baskısı olmanın ötesinde, aynı zamanda sanayi politikasının yönünü belirleyecek yeni bir rekabet alanı. Bu iklim, ticaret ve sanayi politikaları kesişiminde Türkiye açısından hem risk hem de dönüşüm fırsatı barındıran üç temel sektör öne çıkıyor; demir-çelik, çimento ve elektrik. World Steel verileri, çelik sektörünün küresel CO2 emisyonlarındaki payını %7-9 aralığında veriyor. Bu nedenle çelikte kullanılan üretim teknolojileri, hurda kullanımı, elektrik ark ocaklarının yaygınlığı, doğrudan indirgenmiş demir seçenekleri ve enerji kaynakları gibi konular rekabet gücü üzerinde doğrudan etkili. Çimento sektörü ise başka bir nedenle öne çıkıyor. IEA’nın vurguladığı gibi çimento üretimindeki emisyonların önemli bölümü proses kaynaklı, bu da sektörü karbon azaltımı açısından daha zorlu alanlardan biri hâline getiriyor. Yalnızca bu iki sektörü değil, üretimin olduğu tüm sektörleri birbirine bağlayan elektrik sektörü ise sanayi emisyonlarının arka planını oluşturuyor. Bu nedenle yenilenebilir enerji yatırımları, şebeke dönüşümü ve sanayide elektrifikasyonun el ele ilerlemesi şart gibi görünüyor. Bu çerçevede sanayi dönüşümü ile enerji dönüşümünün birlikte ele alınması ise artık bir tercihin ötesinde, bir zorunluluk olarak kendini gösteriyor.

Tüm bunlar dikkate alındığında ise Türkiye için temel şu temel politika soruları ortaya çıkıyor: ticaret politikalarının karbonla iç içe geçtiği bu yeni dönemde, hangi sektörler, üretim ve ticareti kapsayacak şekilde nasıl dönüştürülecek ve bu dönüşüm hangi politika mekanizmalarıyla yönetilecek? Bu soruya cevap verebilmek ve iklim-ticaret politikalarının yeniden şekillendiği bu dönemde, Türkiye’nin de proaktif bir pozisyon alabilmesi için  önce ticaret içindeki gömülü emisyonları görünür kılacak daha güçlü analiz çerçevesi ve politika önerilerine ihtiyacı var. İkinci olarak, özellikle emisyon yoğun ve ticarete açık sektörlerde teknoloji dönüşümünü hızlandıracak politika araçlarının devreye girmesi gerekiyor. Son olarak, iklim politikası, sanayi politikası ve ticaret politikası artık birbirinden ayrı alanlar olarak değil, aynı dönüşüm gündeminin parçaları olarak ele alınmalı. Bu da bizi SEFiA’nın yeni çalışmasının amacına ve odağına götürüyor.

2. SEFiA’nın Yeni Çalışması, Kapsamı, Hedefi ve Odağı

SEFiA olarak bu çalışmada odaklandığımız temel soru, ticaret ile emisyonlar arasındaki ilişkinin Türkiye için nasıl daha sistematik ve veri temelli biçimde ele alınabileceği. Çünkü bugün iklim politikalarının etkisi yalnızca enerji sistemlerinde ya da ulusal azaltım hedeflerinde değil sanayi yapısında, ihracat ve ithalat kompozisyonunda, uluslararası ticaret ilişkilerinde de giderek daha belirleyici hale geliyor. Türkiye, AB ile güçlü ticaret bağları, enerji ve emisyon yoğun sektörlerinin ekonomideki ağırlığı ve eşzamanlı sanayi dönüşümü ihtiyacı nedeniyle bu yeni iklim-ticaret rejiminden doğrudan etkilenen ülkelerden biri. Buna karşılık, Türkiye’de gömülü emisyonlar alanında sektörler arası üretim ilişkilerini ve ticaret bağlantılarını birlikte ele alabilen, politika tasarımına doğrudan bağlanabilen veri temelli analizler hâlâ sınırlı.

SEFiA’nın bu alandaki çalışması, bu veri ve politika boşluğuna yanıt üretmeyi hedefliyor. Küresel iklim politikaları artık yalnızca ülkelerin kendi sınırları içindeki azaltım performansını değil, ticaret yoluyla taşınan karbonu da hesaba katıyor. Ürünlerin üretim süreçlerinde ortaya çıkan emisyonlar uluslararası ticaret üzerinden başka ülkelere bağlandıkça, gömülü emisyonlar politika tasarımının merkezine doğru ilerliyor. Bu çalışma, Türkiye’nin ticaretindeki gömülü emisyonları sektörler arası üretim ilişkileri ve ticaret akışları çerçevesinde analiz ederek, emisyonları yalnızca teknik bir hesaplama konusu olmaktan çıkarıp ticaret yapısı, sanayi stratejisi ve enerji sistemi ile birlikte okunabilecek bir politika meselesi haline getirmeyi amaçlıyor. Bu yönüyle analiz, ticaret, sanayi politikası ve enerji dönüşümü arasındaki kesişimi görünür kılmayı hedefliyor. 

Yukarıda sıkça da vurgulandığı gibi Türkiye açısından mesele artık yalnızca emisyon azaltımı değil, ticaret içinde taşınan karbonu anlayabilmek ve buna uygun sanayi dönüşümünü tasarlayabilmek. Bu yaklaşım aynı zamanda daha geniş bir politika yaklaşımı ihtiyacına da işaret ediyor; ticaret içindeki gömülü emisyonları ölçebilecek veri altyapılarının güçlendirilmesi, emisyon yoğun ve ticarete açık sektörlerde teknoloji dönüşümünü hızlandıracak araçların geliştirilmesi ve iklim, sanayi, ticaret politikalarının birlikte ele alınacağı bütüncül bir çerçevenin oluşturulması.

Bu yazı dizisinin ilk adımında böyle bir analize neden ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyduk. Devamında ise gömülü emisyonların sektörler, veri setleri ve yöntemler üzerinden daha somut biçimde ele alındığı analizler ve bu analizlerin sonuçlarını paylaşacağız. Çünkü artık mesele ne kadar emisyona sebep olduğumuzun ötesinde, bu emisyonların hangi ekonomik ilişkiler içinde üretildiği, hangi talep yapıları tarafından tetiklenip küresel değer zincirleri boyunca nasıl sürüklendiği ve Türkiye’nin bu yeni rekabet düzenine uyum sağlayabilmek için sanayi yapısını nasıl dönüştüreceği.

Benzer Yazılar