Blog

Elektrik Faturalarında Sübvansiyonların Azalması Ne Anlama Geliyor? | Yazı Serisi #01

elektrik-yazi-seri-01-web-2
Elektrik tarifeleri nasıl çalışıyor, ne değişti, neden şimdi hissediliyor?

Şubat ayı itibarıyla birçok hane elektrik faturasında belirgin bir artış ya da faturanın hesaplanma biçiminde bir değişiklik hissetmeye başladı. Bu değişim çoğu zaman tek kelimeyle “zam” olarak tanımlanıyor. Oysa yaşananlar yalnızca bir fiyat artışı değil.

Asıl mesele, Türkiye’de uzun süredir uygulanan elektrik tarife sisteminin, özellikle kamu desteklerinin (sübvansiyonların) kapsamı ve dağılımı açısından yeniden yapılandırılması. Bugün yaşanan değişim, birim fiyatın artmasından çok, kimin hangi maliyeti ne ölçüde üstleneceğinin yeniden belirlenmesiyle ilgili. Bu nedenle bazı haneler için etki sınırlı kalırken, bazıları için ani ve daha sert biçimde hissediliyor.

Bu yazı, elektrik tarifelerinin teknik işleyişini ve 2025’te başlayan, 2026 itibarıyla etkisi belirginleşen düzenlemelerin hane faturalarına nasıl yansıdığını açıklamayı amaçlıyor.

Elektrik Tarifeleri (Ulusal Tarife) Nasıl Oluşur?

Elektrik faturasında gördüğümüz toplam tutar, çoğu zaman tek bir “elektrik fiyatı” varmış gibi algılanır. Oysa hanelerin büyük bölümünün kullandığı ve genellikle “ulusal tarife” olarak anılan bu standart konut tarifesinde fatura tek bir kalemden oluşmaz. Elektriğin üretilmesinden haneye ulaştırılmasına, vergilerden kamu desteklerine kadar uzanan farklı maliyet ve politika bileşenleri, faturada gördüğümüz nihai tutarı birlikte belirler: 

 

Buradaki kritik nokta sübvansiyonların teknik olarak faturada ayrı bir kalem olarak görünmemesi, fiyat yapısının içine entegre edilerek uygulanmasıdır. Sübvansiyonlar, aktif enerji ve dağıtım bedellerinin ne kadarının tüketiciye yansıtılacağını belirleyen bir politika tercihidir. Bu nedenle bu destek mekanizmasının kapsamı daraldığında, üretim maliyetleri değişmemiş olsa bile tüketicinin ödediği tutar artabilir. Son dönemde hissedilen değişimin temel nedeni, maliyetlerin artmasından ziyade sübvansiyonların kapsamının daraltılmasıdır.

2025’ten Önce Tarife Sistemi Neredeydi?

2025’e kadar konut aboneleri için uygulanan tarife sistemi, yalnızca teknik bir fiyat belirleme mekanizması değil aynı zamanda açık bir politika tercihiydi. Bu tercih, elektrik hizmetini haneler için görece düşük maliyetli ve öngörülebilir kılmaya dayanıyordu.

Bu çerçevede elektrik fiyatları düzenleyici otorite tarafından belirleniyor, üretim ve dağıtım maliyetlerindeki artışların tamamı doğrudan faturaya yansıtılmıyordu. Maliyet ile fatura arasında bir “tampon” işlevi gören bir destek mekanizması olarak sübvansiyonlar bulunuyordu. 

Bu modelin pratik sonuçları şunlardı:

  • Elektrik fiyatları piyasa dalgalanmalarına karşı önemli ölçüde korunuyordu.
  • Enerji maliyetlerindeki ani artışlar hane faturalarına gecikmeli ya da sınırlı yansıyordu.
  • Elektrik, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde hane bütçelerini dengeleyici bir araç olarak kullanılıyordu.


Bu yapı sayesinde konut aboneleri açısından elektrik faturaları uzun süre görece istikrarlı kaldı. Ancak bu istikrar, maliyet ile tüketim arasındaki bağın zayıflaması pahasına sağlandı. Tüketim arttıkça sistem maliyetleri yükseliyor, fakat bu artışın tamamı fiyat sinyali olarak tüketiciye yansımıyordu. Sonuç olarak destek, tüketim düzeyinden bağımsız biçimde geniş bir kesime yayılmış durumdaydı.

2025 Öncesinde Tüketiciler Nasıl Sınıflandırılıyordu? 

Elektrik faturalarının haneler arasında farklılaşmasının temel nedeni yalnızca tüketim miktarı değil, tüketicinin hangi tarife rejimi altında yer aldığıdır. Türkiye’de konut aboneleri, yıllık tüketim düzeylerine ve elektriği hangi koşullarda temin ettiklerine göre farklı kategorilere ayrılır. Bu ayrım çoğu zaman faturada açıkça görünmez. Ancak hangi grupta yer aldığınız, fiyatın ne kadar düzenlenmiş ve ne kadar piyasa koşullarına duyarlı olacağını belirler.

Konut aboneleri açısından sadeleştirildiğinde, 2025 öncesinde üç temel durum söz konusuydu. Bu durumlar, hanelerin ne kadar elektrik tükettiğinden çok elektriği hangi koşullarda ve hangi tarife rejimi altında temin ettiklerine dayanıyordu:

  1. Çoğu Hanenin Dahil Olduğu Sistem: Standart (Ulusal) Tarife: Konut abonelerinin büyük bölümü bu rejimdeydi. Elektrik, görevli tedarik şirketi aracılığıyla ve ülke genelinde düzenlenmiş fiyatlar üzerinden temin ediliyordu. Bu yapı, fiyatların belirli ölçüde düzenlenmiş ve öngörülebilir olmasını sağlıyordu. Yüksek tüketim tek başına bu rejimden çıkış anlamına gelmiyordu.

  2. Serbest Tüketici Olan ve Tedarikçi Seçme Hakkı Bulunan Haneler: Belirli bir yıllık tüketim eşiğinin üzerinde kalan aboneler, isterlerse farklı bir tedarikçiyle ikili sözleşme yaparak serbest piyasaya geçebiliyordu. Örneğin 2024 yılında serbest tüketici limiti yaklaşık 950 kWh idi; 2025’te bu sınır 750 kWh olarak belirlendi. Ancak bu eşik yalnızca bir hak tanımlıyordu: tedarikçi seçme hakkı. Bu sınırın üzerinde kalan bir hane, piyasa riskini üstlenmek istemezse ulusal tarifede kalmaya devam edebiliyordu. Dolayısıyla serbest tüketici limiti, destek kaybı anlamına gelmiyordu. Yalnızca bir opsiyon alanı açıyordu.

  3. “Son Kaynak” Tedarik Tarifesi (SKTT): Serbest tüketici statüsünde olup piyasada bir tedarikçiyle ikili anlaşma yapmayan aboneler için SKTT devreye giriyordu. SKTT, tedarik sürekliliğini sağlamak amacıyla kurgulanmış bir mekanizmaydı. Bu rejimde uygulanan fiyatlar, standart tarifeye kıyasla piyasa koşullarına daha duyarlıydı ve görece daha yüksek olabiliyordu. Ancak SKTT kalıcı bir destek dışı bırakma aracı değil, tüketiciyi tercih yapmaya yönlendiren bir geçiş mekanizması olarak tasarlanmıştı.


Bu ayrım kritik önemde. Zira 2025 ve 2026 yıllarında hayata geçirilen düzenlemeler, tüketicilerin hangi tarife rejimi içinde yer alacağını belirleyen bu sınıflandırma mekanizmasını temelden yeniden şekillendirdi. 2025 öncesinde uygulanan, tarife rejimi ve piyasa riski konusunda görece geniş bir esneklik alanı tanıyan sistem 2025 ve 2026 yıllarında yürürlüğe giren düzenlemelerle birlikte köklü biçimde değişti. Yüksek tüketim artık yalnızca bir tercih değil, doğrudan destek kaybı ve daha maliyetli bir tarife rejimine geçiş anlamına gelen yapısal bir eşik hâline geldi.

2025–2026: Tarife Sisteminde Kırılma ve Sertleşme

2025 yılıyla birlikte tarife yapısı değişmeye başladı. İlk kez “yüksek tüketim” olarak tanımlanan bir eşik, yalnızca serbest tüketici olma hakkını değil, destek politikasının kapsamını belirleyen bir unsur hâline geldi. Konut aboneleri için yıllık 5.000 kWh, “yüksek tüketim” referansı olarak tarife sistemine yerleşti. Destek mekanizması, tüketim düzeyine göre ayrıştırılmaya başlandı. Bu gelişme, geniş tabanlı sübvansiyon mantığından kademeli çıkışın ilk adımıydı.

2026 tarifelerine temel oluşturan en kritik teknik değişiklik ise konut aboneleri için yıllık tüketim sınırının 5.000 kWh’den 4.000 kWh’ye düşürülmesi oldu. Bu değişiklikle birlikte, daha önce destek kapsamında kalan çok sayıda hane 2026 itibarıyla destek dışı tarife rejimine fiilen yaklaşmış oldu. Üstelik sınıflandırma anlık ya da cari yıl tüketimine göre değil, bir önceki yılın toplam tüketimine göre yapılıyor. Yani 2025’te 4.000 kWh eşiğini aşan bir hane, 2026 yılı boyunca daha farklı ve daha pahalı bir tarife rejimine tabi oluyor.

Tarife değişikliğinin etkisinin Şubat faturasında hissedilmesinin nedeni tam da bu gecikmeli sınıflandırma mekanizması. Tüketicilerin geçmiş yıl tüketimlerine göre sınıflandırılması ve belirlenen  tarife rejiminin takvim yılı boyunca uygulanması nedeniyle düzenlemenin etkisi anlık değil gecikmeli, toplu ve haneler açısından çoğu zaman beklenmedik bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu yapı, hanelerin yalnızca ne kadar elektrik tükettiklerini değil, ne zaman ve hangi koşullarda tükettiklerini de daha görünür hâle getiriyor.

Belirlenen yıllık tüketim sınırını aşan konut aboneleri için 2026 yılı boyunca geçerli olan rejim artık SKTT. SKTT, ulusal tarifeye kıyasla piyasa fiyatlarına daha yakın, arz–talep koşullarına daha duyarlı ve dolayısıyla daha dalgalı bir fiyatlama yapısına sahip. Bu durum, geçmişte büyük ölçüde isteğe bağlı olan piyasa riskinin, artık tarife sistemi aracılığıyla zorunlu hâle gelmesi anlamına geliyor.

4.000 kWh Ne Anlama Geliyor ve Tüketici Açısından Asıl Mesele Ne?

Yılda 4.000 kWh, aylık ortalama yaklaşık 330 kWh elektrik tüketimine karşılık gelir. Bu rakam ilk bakışta yüksek gibi görünmeyebilir. Ancak günlük yaşam pratikleri dikkate alındığında, birçok hane için bu sınırın aşılması oldukça kolay. Nitekim geçtiğimiz yıl bu eşiğin üzerinde kalan konut abonelerinin oranı yaklaşık %4–5 seviyesindeydi. 2026 itibarıyla sınırın 4.000 kWh’ye düşürülmesiyle birlikte, aynı tüketim profiline sahip daha fazla hane destek dışı rejime yaklaşacağı için bu oranın %7 civarına yükselmesi bekleniyor. Başka bir ifadeyle, söz konusu tarife değişikliği hâlihazırda sınırlı bir kesimi değil, giderek daha geniş bir hane grubunu doğrudan etkileyen bir kapsama alanı yaratıyor.

Tarife sistemindeki bu değişim, tüm haneleri  aynı biçimde etkilemiyor. Buradaki kritik nokta şu: Tarife sistemi, tüketimin yalnızca miktarına bakıyor. Oysa yüksek tüketim her zaman yüksek gelir, israf ya da bilinçsiz kullanım anlamına gelmiyor. Bazı haneler için bu durum, tamamen yapısal bir zorunluluğun sonucu. Elektrikle ısınan konutlar, yalıtımı zayıf binalar ve kalabalık haneler için elektrik tüketimini kısa vadede düşürmek her zaman mümkün olmayabilir. Tarife sınırlarının arkasındaki temel varsayım “yüksek tüketim = yüksek ödeme kapasitesi” şeklinde kurgulanmış olsa da bu varsayım pratikte her zaman geçerli değil.

Tarife sistemi bu yapısal farkları ayırt edemediğinde, teknik olarak rasyonel görünen bir düzenleme sosyal açıdan tartışmalı sonuçlar doğurabilir. Bu noktada mesele bireysel tüketici davranışlarından ziyade haneleri farklı koşullarda etkileyen tarife tasarımının adaleti haline gelir. 

Özetle yaşananlar, tek seferlik bir fiyat artışından ziyade tarife sisteminin dayandığı destek mantığında yapısal bir yön değişikliğine işaret ediyor. Geçmişte piyasa fiyat riskine maruz kalmak haneler için büyük ölçüde isteğe bağlı bir tercihken, bugün belirli bir tüketim düzeyinin üzerinde bu risk tarife sistemi yoluyla fiilen zorunlu hâle geliyor. Bu dönüşüm, sübvansiyonları yalnızca mali bir araç olmaktan çıkarıp, hangi hanelerin hangi koşullarda destekleneceğini ayrıştıran ve piyasa riskini yeniden dağıtan bir politika aracına dönüştürüyor. Dolayısıyla tartışma, artık yalnızca desteğin “ne kadar” olduğuna değil, kime ve hangi tüketim profillerine yönlendirildiğine de odaklanmak zorunda.

Bir Sonraki Adım

Bu yazı, elektrik faturalarında hissedilen değişimin nasıl çalıştığını ve neden şimdi ortaya çıktığını açıklamayı amaçladı. Ancak asıl tartışma tam da burada başlıyor:

  • Devlet desteği daralırken, bu yükü kim taşıyor?
  • Mevcut tarife yapısı gerçekten kimi koruyor, kimi ise farkında olmadan dışarıda bırakıyor?


Bir sonraki yazıda, sübvansiyonların hangi tüketici gruplarını koruduğunu ve hangilerini fiilen ödüllendirdiğini ele alacak, devamında ise tarife yapılarının tüketici davranışlarıyla ve daha geniş enerji ve sosyal politika hedefleriyle nasıl kesiştiğini tartışacağız.

Benzer Yazılar