Blog

Belém Eylem Mekanizması: Finansman Açığı mı, Mimari Açık mı? | Yazı Serisi #01

belem-eylem-mekanizmasi-sefia-01-web

Kasım 2025’te Brezilya’nın Belem şehrinde gerçekleştirilen COP30’un tamamlanmasıyla birlikte adil geçiş tartışmaları yeni bir evreye girdi. 2022 yılında Şarm el-Şeyh’te gerçekleştirilen COP27’de kurulma kararı alınan ve COP28’de Dubai’de operasyonel hale getirilen Adil Geçiş Çalışma Programı’nın bu zamana kadarki çalışmaları, enerji dönüşümünün sosyal ve bölgesel maliyetlerini daha görünür hale getirerek bu maliyetlerin nasıl paylaşılacağı sorusunu iklim politikasının merkezine taşıdı. Bu süreç, adil geçişi yalnızca etik bir ilke ya da tamamlayıcı bir sosyal başlık olmaktan çıkararak yönetişim, politika araçları ve finansman yapılarıyla birlikte ele alınması gereken bütüncül bir kamu politikası alanı olarak yeniden tanımladı. Başka bir deyişle, mesele artık yalnızca “ne kadar kaynak?” değil, “hangi öncelikler, hangi maliyetler, kimler için ve hangi kurumsal yapılar üzerinden?” soruları.

Bu bağlamda COP30’un en dikkat çekici çıktılarından biri olan Belém Eylem Mekanizması (Belém Action Mechanism – BAM), adil geçiş finansmanını da içeren daha geniş bir yönetişim ve koordinasyon çerçevesi olarak ele alan bir yaklaşımı yansıtıyor. Belém Eylem Mekanizması, adil geçişi dönüşümün sosyal maliyetlerini görünür kılmayı ve bu maliyetlerin nasıl ele alınacağına dair ulusal ve uluslararası düzeyde bir yönetişim çerçevesi oluşturmayı hedefleyen bir referans yapı sunuyor. Bu çerçevede finansman, BAM için bir amaç değil dönüşümün sosyal ve bölgesel maliyetlerini yönetmeye hizmet eden araçlardan biri. Ancak BAM, adil geçişin nasıl uygulamanacağını tanımlayan bir reçete sunmuyor. Bunun yerine, adil geçişin sınırlarını ve temel yönlerini işaret ederek hangi soruların artık ulusal düzeyde yanıtlanması gerektiğine, hangi noktalarda ise uluslararası işbirliğinin süreci destekleyici bir rol oynayabileceğine dair bir çerçeve kuruyor.

Bu nedenle BAM, adil geçişi doğrudan uygulayan ya da finansman sağlayan bir araç olarak değil; ülkeleri dönüşümün sosyal etkilerini tanımlamaya, bu etkilere karşı hangi politika ve finansman araçlarının devreye girmesi gerektiğini tartışmaya ve süreci ulusal ve uluslararası düzeyde nasıl ele alacaklarına dair bir çerçeve sunan bir referans noktası olarak okunmalı. BAM’in rolü, uygulamayı üstlenmekten ziyade, ulusal düzeyde kurumsal sahiplenme ihtiyacına ve uluslararası düzeyde politika eşgüdümüne işaret etmek, mevcut finansman araçlarının adil geçiş hedefleriyle nasıl ilişkilendirilebileceğine dair bir yönetişim zemini oluşturmak.

Bu yazı, BAM’ın adil geçiş finansmanına nasıl yaklaştığını, hangi sorunları görünür kıldığını ve hangi alanları bilinçli biçimde ulusal sorumluluğa bıraktığını analiz etmeyi amaçlıyor. Yazının temel argümanı şu: COP30 sonrası adil geçiş tartışması, “yeterli finansman var mı?” sorusuyla açıklanamayacak kadar çok katmanlı. Asıl mesele, aynı anda finansman açığı, finansmanın dağılımı ve tahsisi ile bu kaynakları yönetecek kurumsal mimarilerin varlığı. BAM’in ayırt edici yönü, bu başlıkları ayrı ayrı ele almak yerine, adil geçişin bu alanlar arasındaki ilişki üzerinden düşünülmesi gerektiğine işaret eden bir yönetişim çerçevesi sunması.

Adil Geçişin Söylemden Mekanizmaya Evrimi

COP26–COP27 döneminde adil geçiş, COP kararları ve resmî müzakere metinlerinde ağırlıklı olarak normatif bir çerçeve içinde ele alındı. “Kimsenin geride bırakılmaması” vurgusu, enerji dönüşümünün sosyal boyutunu görünür kılmak açısından önemli bir işlev gördü. Buna karşın bu dönemde adil geçişin nasıl finanse edileceği, hangi kurumsal araçlarla yönetileceği ve kamu politikalarına nasıl entegre edileceği büyük ölçüde belirsiz kaldı. Bu aşamada adil geçiş daha çok ilkesel bir yönelim olarak varlık gösterdi.

Aynı dönemde sendikalar, sivil toplum kuruluşları, akademi ve bazı uluslararası finans kuruluşları gibi hükümet dışı aktörler adil geçişi istihdam kayıpları, bölgesel dönüşüm maliyetleri ve sosyal koruma ihtiyaçları üzerinden daha somut bir politika ve finansman başlığı olarak tartışmaya açtı. Ancak bu tartışmalar, COP kararlarına ve resmî finansman çerçevelerine sınırlı biçimde yansıdı; çoğunlukla proje bazlı ve geçici girişimler düzeyinde kaldı.

COP28–COP29 sürecinde adil geçiş söylemi yatırım ve finansman tartışmalarıyla daha güçlü biçimde ilişkilendirildi. Ancak bu ilişki, çoğu zaman belirli sektörlere ya da pilot projelere odaklanan parçalı yaklaşımlarla sınırlı kaldı. Finansman, ağırlıklı olarak yatırım yapılabilirlik ve risk azaltma kriterleri üzerinden ele alınırken, dönüşümün sosyal ve bölgesel maliyetlerini bütüncül biçimde yönetecek kurumsal yapılar büyük ölçüde eksik kaldı. Bu süreç, adil geçiş finansmanının yalnızca bir kaynak miktarı meselesi değil, aynı zamanda kaynakların dağılımı ve tahsisine ilişkin bir politika tercihi olduğunu daha görünür kıldı.

COP30’a gelindiğinde ise tartışmanın ekseni belirgin biçimde kaydı. Adil geçiş artık “neden gerekli?” sorusundan çok, “hangi mekanizmalarla, hangi yönetişim yapıları üzerinden ve hangi tahsis mantığıyla hayata geçirilecek?” sorusu etrafında şekilleniyor. BAM, bu söylemsel ve kurumsal yön değişiminin somutlaştığı başlıca çerçevelerden biri olarak ortaya çıktı.

BAM Ne Yapıyor, Ne Yapmıyor?

BAM, adil geçişi doğrudan bir uygulama ya da finansman meselesi olarak değil, dönüşümün sosyal maliyetlerinin nasıl ele alınacağına dair ulusal ve uluslararası düzeyde kurulması gereken kurumsal düzenlemeler bağlamında ele alıyor. Mekanizma, dönüşümden etkilenen grupların ve bu dönüşümün yarattığı sosyal maliyetlerin görünür kılınmasına, bu maliyetlere karşı hangi politika ve finansman araçlarının hangi düzeylerde ve hangi aktörler aracılığıyla devreye sokulabileceğinin tartışılmasına ve çerçevelenmesine yönelik bir yönetişim zemini sunuyor. Bu çerçevede finansman BAM için başlı başına tanımlanmış bir hedef değil, adil geçişin yönetilmesine hizmet edebilecek araçlardan biri olarak konumlanıyor. BAM’in yaklaşımı, adil geçişin hayata geçirilmesini üstlenmekten ziyade, ülkelerin bu alandaki siyasi ve kurumsal sahiplenme düzeylerini ortaya koyan bir referans noktası işlevi görüyor.

COP30 kararlarında adil geçiş için ayrı ve merkezi bir küresel fon kurulmasına yönelik açık bir irade yer almamış olması, adil geçiş için finansman ihtiyacının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, yürütülen tartışmalar adil geçişte karşı karşıya olunan temel sorunun yalnızca finansman miktarıyla açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Bir yandan dönüşümün sosyal ve bölgesel maliyetlerini karşılayacak uzun vadeli ve öngörülebilir kaynaklar birçok ülkede yetersiz kalıyor. Öte yandan iklim, kalkınma ve sosyal politika alanlarında halihazırda mevcut olan finansman akışları çoğu zaman adil geçiş hedefleriyle uyumlu, zamanlı ve hedefli biçimde kullanılmıyor.

Bu noktada tartışma, mevcut finansmanın nasıl yönlendirildiği, hangi önceliklerle tahsis edildiği ve hangi kurumsal yapılar üzerinden yönetildiği sorularında yoğunlaşıyor. Adil geçişin maliyetleri belirli bölgelerde, sektörlerde ve toplumsal gruplarda yoğunlaşırken, finansman tasarımının bu yoğunlaşmayı gözetmemesi toplumsal kabulü zayıflatıyor ve dönüşüm sürecini politik kırılganlıklara açık hale getiriyor. Bu nedenle BAM, adil geçişi teknik bir kaynak mobilizasyonu meselesi olarak ele almak yerine, maliyetlerin ve faydaların toplum içinde nasıl paylaşıldığına ilişkin bir yönetişim sorunu olarak tartışmaya açıyor. Bu anlamda BAM, finansmanı doğrudan harekete geçiren bir başlangıç noktası değil, dönüşüm iddiası bulunan ülkelerde kurumsal ve siyasi kapasitenin sınandığı bir referans çerçevesi işlevi görüyor.

Adil Geçişte Asıl Darboğaz: Üç Katmanlı Sorun

Adil geçiş finansmanı tartışmaları çoğu zaman tek bir eksene, özellikle finansman miktarı meselesine indirgeniyor. Buna karşılık COP30 süreciyle birlikte şekillenen genel çerçeve, adil geçişteki darboğazın tek bir alanda değil, farklı ama birbiriyle ilişkili katmanlarda ortaya çıktığını düşündürüyor.

Bu çerçeveden hareketle, adil geçiş finansmanı tartışmalarında öne çıkan üç temel sorun alanı ayırt edilebilir:

1) Ulusal mimari ve yönetişim: Ulusal düzeyde açık hedefler, tahsis kriterleri ve hesap verebilirlik üreten bir mekanizma bulunmadığında, finansman parçalı, süreli ve sosyal etkilerden kopuk biçimde ilerler. Bu nedenle kamu liderliğinde kurulacak bir ulusal kurumsal mimari, adil geçişin sürekliliği ve toplumsal meşruiyeti açısından belirleyici bir rol oynar.

2) Finansman açığı: Adil geçiş, enerji yatırımlarının ötesinde sosyal koruma, yeniden beceri kazandırma, bölgesel ekonomik çeşitlenme ve yerel dönüşüm maliyetlerini içerir. Bu maliyetler için kamu odaklı, uzun vadeli ve öngörülebilir finansman birçok ülkede sınırlı.

3) Finansmanın dağılımı ve tahsisi: Mevcut finansman akışları çoğu zaman yatırım yapılabilir projelere ve kısa vadeli çıktılara yönelirken, dönüşümün maliyetinin yoğunlaştığı bölgeler ve toplumsal gruplar yeterince hedeflenmiyor. Bu durum, adil geçişi teknik bir tasarım meselesinin ötesine taşıyarak maliyet ve faydaların paylaşımına ilişkin bir politik ekonomi meselesine dönüştürüyor.

Bu üç alan, iklim adaleti ve iklim borcu tartışmalarıyla yakından ilişkili. Finansmanın kime, nerede ve hangi önceliklerle yönlendirildiği, yalnızca teknik tercihler değil, normatif ve politik sonuçlar üreten kararlar olarak karşımıza çıkıyor. BAM, bu alanların her birine doğrudan çözüm sunmuyor. Ancak adil geçişin bu başlıklar birbirinden kopuk ele alınarak yönetilemeyeceğine işaret eden toplumsal odaklı bir strateji ve yönetişim çerçevesi ortaya koyuyor.

Bu çerçevede BAM, adil geçişe ilişkin finansmanı başlı başına tanımlanmış bir araç ya da yapı olarak kurmuyor. Karar metni, yeni bir fon ya da bağlayıcı bir finansman mekanizması ortaya koymuyor ve finansmana ilişkin tartışmayı büyük ölçüde sonraki süreçlere ve ulusal tercihlere bırakıyor. Bu yönüyle BAM, finansman ihtiyacını tanımlamaktan çok, bu ihtiyacın hangi kurumsal ve politik bağlamlarda ele alınması gerektiğine dair bir çerçeve çiziyor.

Buna karşılık BAM metninin sunduğu yönetişim yaklaşımı, adil geçiş finansmanının nasıl ele alınabileceğine dair analitik bir okuma imkanı sunuyor. Özellikle finansmanı tekil bir kaynak meselesi olarak değil iklim politikaları, kalkınma araçları, sosyal politika harcamaları ve yatırım kararları arasında uyum ve eşgüdüm gerektiren bir alan olarak düşünmeyi mümkün kılıyor. Bu bağlamda adil geçiş finansmanı, BAM içinde doğrudan tanımlanmış bir bileşen olmaktan ziyade BAM’in işaret ettiği yönetişim çerçevesi içinde anlam kazanan bir politika alanı olarak okunabilir. Burada söz konusu olan BAM’in sunduğu çerçeveye dayanarak geliştirilebilecek bir finansman mantığı.

Söz konusu okuma, adil geçişin kaçınılmaz olarak içerdiği politik ekonomi sorularını da daha görünür hale getiriyor. Hangi maliyetlerin kamu tarafından üstlenileceği, hangi risklerin özel sermaye tarafından paylaşılacağı ve hangi toplumsal grupların öncelikli olarak destekleneceği BAM bağlamında tartışmaya açılan ve büyük ölçüde ulusal düzeyde yanıtlanması gereken sorular olarak öne çıkıyor.

Bu çerçevede bir adil geçiş mekanizması, yalnızca finansman sağlayan bir araç olmanın ötesinde dönüşümden etkilenen grupları açık biçimde tanımlayan, dönüşümün etkilerine karşı hangi politika ve finansman araçlarının hangi koşullarda devreye sokulacağını netleştiren ve sürecin farklı bileşenleri arasında eşgüdüm sağlayan bir kurumsal çatı olarak düşünülebilir. Adil geçiş finansmanı tartışması, özellikle Türkiye gibi ülkelerde, fiilen gerçekleşmekte olan bir dönüşümün maliyetlerini yönetmekten çok, henüz netleşmemiş bir dönüşüm patikası varsayımı altında, ileride ortaya çıkabilecek sosyal maliyetlere yönelik koşullu bir hazırlık tartışması niteliği taşıyor.

Sınırlar ve Eksikler: Bilinçli Belirsizlik ve Siyasi Sorumluluk

BAM’ın sınırlarını tartışmaya başlamadan önce daha temel bir noktaya işaret etmek gerekiyor: fosil yakıtlardan çıkış gibi açık, iddialı ve bağlayıcı bir dönüşüm hedefi olmadan adil geçiş mekanizmasının kendisi de zeminini kaybeder. Adil geçiş, soyut bir sosyal politika alanı sunmanın ötesinde aynı zamanda belirli bir dönüşüm patikasının kaçınılmaz olarak ürettiği sosyal ve bölgesel maliyetleri yönetmeye yönelik bir çerçeve. Bu patika net biçimde tanımlanmadığında adil geçiş mekanizmaları ister istemez “ileride gerçekleşebilecek bir dönüşümün” olası maliyetlerine yönelik bir hazırlık egzersizine indirgenir. Bu durum, adil geçişi bugünün politika tercihlerini etkileyen bir araç olmaktan çıkararak belirsiz bir geleceğe ertelenmiş bir telafi söylemine dönüştürme riskini taşıyor.

Söz konusu belirsizlik, BAM’in tasarımında da doğrudan karşılık buluyor. Mekanizmanın en dikkat çekici sınırlılıklarından biri, adil geçişin dayandığı fosil yakıtlardan çıkış sürecine ilişkin açık ve operasyonel bir referans üretmemesi. Fosil yakıtlardan çıkış, BAM içinde normatif bir arka plan varsayımı olarak yer almasına rağmen zamanlama, önceliklendirme ya da uygulamaya yön verecek bir çerçeveye dönüşmüyor. Bu tercih, BAM’in bir hizalama ve yönetişim çerçevesi olma iddiasıyla çelişmiyor ama adil geçişin ne zaman başladığı ve hangi gruplar için hangi koşullarda devreye girdiği sorularını büyük ölçüde ulusal politika tercihlerine bırakıyor. Bu yaklaşım, mekanizmanın uluslararası düzeyde kabul edilebilirliğini artırırken, adil geçişi aynı zamanda gerçek bir siyasi sahiplenme testine dönüştürüyor. Dönüşüm hedefleri netleşmediği sürece, bu bilinçli belirsizlik adil geçiş mekanizmalarının gecikmiş, koşullu ve çoğu zaman reaktif biçimde kurgulanması riskini de beraberinde getiriyor.

BAM’in sınırları yalnızca dönüşüm patikasına ilişkin belirsizliklerle kısıtlı değil. Mekanizma, adil geçişin ulusal düzeyde ele alınması ve bu alanın mevcut iklim politika çerçeveleriyle ilişkilendirilmesi gerektiğine işaret ediyor. Ancak bu ilişki büyük ölçüde, adil geçişin ulusal raporlama ve planlama süreçlerine — Ulusal Katkı Beyanları, uzun dönemli stratejiler ve benzeri belgeler — entegre edilmesi çağrısıyla sınırlı.

BAM’ın bu entegrasyonun hangi kurumsal yapılar, hangi politika araçları ve hangi finansman kararları üzerinden hayata geçirileceğine dair asgari bir referans seti tanımlamamış olması, özellikle kurumsal kapasitesi sınırlı ülkelerde BAM’in somut bir yol haritası üretmekten ziyade yön gösterici ancak içeriği ulusal düzeyde doldurulması gereken bir yönetişim çağrısı olarak kalması riskini artır.

Benzer biçimde, BAM kapsamında öngörülen hizalamanın hangi ölçekte anlamlı olacağı — pilot projeler düzeyinde mi, ulusal bütçe ölçeğinde mi yoksa bölgesel düzeyde mi — açık biçimde tanımlanmıyor. Sosyal politika araçlarıyla entegrasyon da büyük ölçüde ulusal inisiyatife bırakılıyor. Oysa adil geçişin başarısı sosyal koruma sistemleri, istihdam politikaları ve yeniden beceri kazandırma programlarıyla kurulacak güçlü ve kalıcı bağlarla yakından ilişkilidir. Bu bağlar açık biçimde tanımlanmadıkça BAM’in sunduğu çerçevenin birçok ülkede mekanizma düzeyine geçememe, söylem düzeyinde kalması riski devam eder.

Türkiye ve Diğer Orta Gelirli Ülkeler İçin Anlamı

BAM’in işaret ettiği bu boşluklar, Türkiye gibi orta gelirli ülkelerde daha görünür hale geliyor. Türkiye açısından ortaya çıkan tablo, yalnızca bir risk alanı değil, aynı zamanda önemli bir stratejik manevra ikmanına işaret ediyor. 

Temelde fosil yakıtlardan çıkışa dair açık, iklim hedefleriyle uyumlu ve bağlayıcı bir dönüşüm hedefi ile takviminin henüz belirlenmemiş olması, adil geçiş finansmanını fiilen gerçekleşen bir dönüşümün zorunlu maliyeti olmaktan uzaklaştırıyor. Bu belirsizlik, adil geçişi “ileride bir gün dönüşüm yaşanması hâlinde” devreye girecek koşullu bir politika alanı olarak konumlandırıyor. Bu durum, adil geçiş süreçlerini Türkiye açısından bölgesel dönüşümün somut bir parçası olmaktan çok, henüz verilmemiş bir dönüşüm kararının potansiyel maliyetlerinin tartışıldığı bir alana sıkıştırma riski taşıyor. 

Bu belirsizlik ortamı içerisinde Türkiye’de adil geçiş finansmanının önündeki temel açmazlar, sıklıkla dile getirildiği gibi yalnızca mutlak bir finansman eksikliğine indirgenemiyor. Aynı anda üç başlık iç içe geçiyor: (i) adil geçişin sosyal ve bölgesel maliyetlerini karşılamaya dönük uzun vadeli finansman açığı, (ii) mevcut kaynakların adil geçiş öncelikleriyle uyumlu olmayan dağılım ve tahsis mantığı, (iii) bu kaynakları bir araya getirecek, tahsis edecek ve hesap verebilir biçimde uygulayacak ulusal bir adil geçiş yönetişim mekanizmasının yokluğu. Mevcut durumda iklim, kalkınma ve sosyal politika alanlarında farklı kanallar üzerinden kaynaklar bulunsa da bu kaynakları adil geçiş hedefleri etrafında bir araya getiren kurumsal bir çerçeve oluşmuş değil.

Bu durum kısa vadede uygulama kapasitesini sınırlayan bir zafiyet gibi görünse de aynı zamanda Türkiye’ye özgü bir fırsat penceresi de yaratabilir. Türkiye, ne düşük gelirli ülkeler gibi tamamen dış hibeye bağımlı ne de yüksek gelirli ülkeler gibi dönüşümü bütçe içinden rahatlıkla finanse edebilecek bir konumda. Bu “arada kalmışlık”, doğru kurumsal adımlar atıldığında BAM’in orta gelirli ülkelerde nasıl işlerlik kazanabileceğini gösteren örnek bir mimari geliştirme potansiyeli taşıyor.

Ulusal düzeyde tanımlı hedeflere, açık tahsis kriterlerine ve bütçeyle ilişkili bir yönetişim yapısına dayanan bir adil geçiş mekanizması, Türkiye’nin COP31 Baskanlığı  döneminde yalnızca fon arayan bir ülke olarak değil, uluslararası finansman çerçevelerini somutlaştıran ve yön veren bir aktör olarak konumlanmasını mümkün kılabilir. Bu bağlamda adil geçiş, Türkiye için yalnızca dönüşümün maliyetlerini yönetme aracı değil, aynı zamanda uluslararası iklim finansmanı mimarisi içinde daha güçlü ve belirleyici bir rol üstlenmenin de anahtarlarından biri haline gelebilir.

Sonuç

COP30 süreci ve Belém Eylem Mekanizması, adil geçişi ertelenebilir bir söylem olmaktan çıkararak daha güçlü biçimde kurumsal ve politik gündemin merkezine taşıdı. Ancak BAM’in sunduğu çerçeve, uygulamanın nasıl hayata geçirileceğine dair tüm yanıtları vermiyor. Bu durum, adil geçişin başarısının büyük ölçüde ulusal düzeyde kurulacak, bütçeyle ilişkili ve yönetişimi net mekanizmalarla belirleneceğine işaret ediyor. Tartışmanın odağı, BAM’in neyi dışarıda bıraktığından çok, ülkelerin bu çerçeveyi kendi finansman açığı ve kaynak tahsisi gerçekliklerini gözeterek nasıl dolduracağı sorusunda yoğunlaşıyor.

Bu çerçevede BAM, adil geçişi otomatik olarak hızlandıran bir çözüm sunmaktan ziyade teknik destek, deneyim paylaşımı ve kapasite geliştirme olanakları yoluyla dönüşüm iddiasını kurumsal yapılarla destekleyebilen ülkeler için önemli bir kaldıraç işlevi görebilir. potansiyeli tanımlanmış ancak hayata geçirilememiş bir fırsat alanı olarak kalabilir. Türkiye açısından adil geçiş, bu aşamada bir politika tercihinden çok, dönüşüme ilişkin kararların ve önceliklerin kurumsal yapılar, bütçe ilişkileri ve yönetişim kapasitesi üzerinden netleşeceği bir kapasite testi anlamı taşıyacak.

Önümüzdeki ay yayımlayacağımız bu blog serisinin ikinci yazısı AB Adil Geçiş Fonu ve Adil Enerji Dönüşümü Ortaklıkları: Neyi Başardılar, Neyi Başaramadılar?, bu testi somut araçlar üzerinden tartışmayı amaçlayacak. Bu ikinci yazıda şu sorunun peşine düşeceğiz: Benzer dönemlerde ortaya çıkan iki farklı adil geçiş finansmanı aracı neden bazı ülkelerde çalışırken, bazılarında sınırlı sonuçlar üretti? Analiz, bir yandan AB Adil Geçiş Fonu’nun bütçe içi fon yapısı, önceliklendirdigi alanlar ve bölgesel planlama yaklaşımını, diğer yandan Adil Enerji Dönüşümü Ortaklıkları’nın uluslararası finansman kuruluşları ağırlıklı finansman modelini inceleyecek. Risk paylaşımı ve siyasi sahiplenme farklarının bu sonuçları nasıl şekillendirdiğini tartışacağız.

Benzer Yazılar