Blog

Türkiye’de bir Adil Geçiş Finansman Mekanizması Neden Kurulamıyor? | Yazı Serisi #03

bam-yazi-serisi-03-adil-gecis-finansman-mekanizmasi

İçindekiler

Yazı dizisinin ilk bölümünde, adil geçişin yalnızca bir finansman açığı meselesi olarak değil, daha derin bir yönetişim ve kurumsal kapasite sorunu olarak ele alınması gerektiğini ortaya koymuştuk. İkinci yazıda ise Avrupa Birliği’nin Adil Geçiş Fonu (JTF) ile bütçe entegrasyonu üzerinden kurumsallaşma üretirken, Adil Enerji Dönüşümü Ortaklıkları (JETP) modelinin yüksek finansman mobilizasyonuna rağmen bu entegrasyon sağlanmadığında sınırlarla karşılaştığına dikkat çekmiştik. Bu iki deneyim, adil geçişte belirleyici olanın finansmanın büyüklüğünden ziyade, bu finansmanın yerleştirildiği ulusal sahiplik ve mali mimari olduğunu ortaya koyar.

Bu çerçeve, COP 30 sürecinde şekillenmeye başlayan Belém Eylem Mekanizması (BAM) ile birlikte uluslararası düzeyde daha açık bir karşılık buluyor. BAM etrafında gelişen tartışmalar, adil geçiş finansmanını bağımsız bir kaynak meselesi olarak değil, dönüşüm kararları, kurumsal sahiplik ve tahsis mekanizmaları ile birlikte ele alınması gereken bütüncül bir politika alanı olarak konumlandırıyor.

Bu çerçevede Türkiye’de adil geçiş ve geçişin finansmanı tartışması son yıllarda belirgin biçimde görünürlük kazanmış olsa da bu alan henüz kurumsallaşmış, tanımlı ve sürekliliği olan bir politika çerçevesine dönüşebilmiş değil. Tartışmalar büyük ölçüde mobilize edilebilecek finansmanın büyüklüğüne ve yeni kaynak arayışlarına odaklanıyor. Ancak belirleyici olan, bu finansmanın hangi dönüşüm mantığı içinde tanımlandığı, hangi politik öncelik ve kurumsal sahiplik altında konumlandığı ve hangi tahsis ilkeleriyle yönlendirildiği. Bu nedenle adil geçiş finansmanı tartışması, yalnızca finansmanın miktarına değil, finansmanın nasıl işlediğine, hangi politik öncelikler  ve kurumsal çerçeve içinde anlam kazandığına da odaklanmak zorunda.

Türkiye’de adil geçiş finansmanına ilişkin bazı politika referansları ve sınırlı finansman unsurları bulunsa da bu unsurlar tanımlı, kurumsallaşmış ve sistematik bir finansman mekanizması oluşturmuyor.

Bu yazı, söz konusu yapısal boşluğu üç temel eksen üzerinden ele alıyor: dönüşüm kararının muğlaklığı, kurumsal sahiplenmenin parçalı yapısı ve operasyonel olmayan niteliği ve bu iki unsuru taşıyacak bir tahsis rejiminin kurulmamış olması. Bu üç eksen birlikte ele alınmadığı sürece finansman, dönüşümü hızlandıran bir kaldıraç üretmenin aksine parçalı, geçici ve ölçeklenemeyen müdahalelerin genişlemesine yol açar.

Bu çerçeve, uluslararası düzeyde adil geçiş finansmanına ilişkin tartışmaların nasıl yeniden şekillendiğini anlamak açısından da önemli. COP 30 sonrasında ortaya çıkan Belém Eylem Mekanizması (BAM), tam da bu üç eksenin birlikte ele alınmasını gerektiren bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

BAM Çerçevesi: Fırsat mı, Kapasite Testi mi?

COP 30 sürecinde ortaya çıkan BAM, adil geçiş finansmanına ilişkin küresel tartışmayı yalnızca genişletmekle kalmıyor, aynı zamanda bu tartışmanın yönünü yeniden şekillendiriyor. Ancak bu çerçeve, çoğu zaman varsayıldığı gibi ülkeler için otomatik bir finansman kanalı ya da doğrudan erişilebilir yeni bir kaynak havuzu anlamına gelmiyor.

BAM henüz tasarım ve şekillenme sürecinde olan bir mekanizma olmakla birlikte, ortaya koyduğu yaklaşım belirli bir yönelime işaret ediyor. Bu yönelim, finansmanı bağımsız ve dışsal bir araç olarak değil, ulusal düzeyde tanımlanmış dönüşüm kararları, kurumsal sahiplik ve tahsis mekanizmaları içinde işleyen bir unsur olarak ele alma eğiliminde. Bu yönüyle BAM, adil geçiş finansmanını teknik bir kaynak mobilizasyonu meselesi olmaktan çıkaran, doğrudan politika tasarımı, yatırım planlama ve uygulama kapasitesi ile ilişkilendiren bir çerçeveyi tartışma imkanı sunuyor. Bu çerçeve, finansmanın rolünü de yeniden tanımlıyor. Finansman artık kendi başına bir çözüm değil, ancak belirli kurumsal ve politik koşullar altında anlam kazanan bir araç olarak konumlanıyor. Bu durum, “ne kadar finansman mobilize edilebilir?” sorusundan ziyade, “hangi öncelikler ve hangi koşullar altında bu finansman dönüşüm üretebilir?” sorusunu merkeze taşıyor.

Bu bağlamda, “kaynak nereden bulunur?” sorusu ikincil hale gelirken, “bu kaynak hangi dönüşüm için, hangi kurumsal yapı içinde ve hangi tahsis ilkeleriyle kullanılacak?” soruları  öne çıkıyor. Finansman böylece bir girdi olmaktan çıkarak yönlendirilmediği takdirde etkisiz kalan, ancak doğru kurumsal çerçeve içinde dönüşüm üretebilen bir politika aracına dönüşüyor.

Bu yönelim, özellikle orta gelirli ve dönüşüm finansmanında dış kaynaklara bağımlı ülkeler açısından kritik bir ayrışmaya işaret edebilir. Bu ülkeler, yüksek gelirli ekonomiler gibi dönüşümlerini kendi mali kapasiteleriyle finanse edemez, ancak en kırılgan ülkeler gibi hibe ağırlıklı finansmana sistematik biçimde erişemez. Bu ara konum, finansmana erişim ile finansmanı kullanabilme kapasitesi arasında yapısal bir uyumsuzluğu ortaya çıkarıyor. Finansmanın çoğu zaman kredi ağırlıklı, koşullu ve parçalı biçimde sağlanması uzun vadeli dönüşüm yatırımlarının planlanmasını ve sosyal etkilerin bütüncül biçimde ele alınmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle bu ülkeler için belirleyici olan finansmanı anlamlı bir dönüşüm sürecine entegre edebilme kapasitesi. Başka bir ifadeyle mesele, finansmanın bulunmasının yanı sıra bu finansmanın ulusal düzeyde tanımlanmış öncelikler, kurumsal sahiplik ve tahsis mekanizmaları ile uyumlu biçimde yönlendirilebilmesi.

Yani BAM, finansmanı artıran bir mekanizmadan ziyade, finansmanın hangi koşullar altında etkili hale geldiğini görünür kılan bir referans noktası oluşturuyor. Dolayısıyla BAM, henüz tam olarak kurumsallaşmış bir mekanizma olmasa da ülkelerin mevcut kurumsal ve mali kapasitelerini değerlendirmeye açan bir eşik işlevi görebilir. Bu eşik, dönüşüm kararının netliğini, kurumsal sahipliğin açıklığını ve tahsis mekanizmalarının işleyişini birlikte sınayan bir yapı ortaya koyabilir.

Türkiye’de Mevcut Yapı: Potansiyel Var, Mimari Yok

Yukarıda orta gelirli ülkeler için sunulan çerçeve , Türkiye’de adil geçişin ve finansmanının neden kurumsallaşamadığını anlamak için doğrudan bir analitik zemin de sunuyor. Türkiye, bir yandan uluslararası finansmanla temas kurabilen ve farklı kaynakları mobilize edebilen bir kapasiteye sahipken, diğer yandan bu kaynakları bütüncül bir dönüşüm çerçevesi içinde yönlendirecek kurumsal ve mali mimariyi henüz kurmuş değil.

Türkiye’de adil geçişle ilişkilendirilebilecek bazı finansman unsurları ve politika referansları bulunsa da bu unsurlar tanımlı, tutarlı  ve kurumsallaşmış bir finansman mekanizması oluşturduğunu söylemek zor. Bu durum, finansmanın varlığı ile finansmanın dönüşüm üretebilme kapasitesi arasında ayrışmaya neden oluyor.

Bu çerçevede Türkiye’deki temel boşluk, üç yapısal eksen üzerinden okunabilir: kömürden çıkışa ilişkin açık ve bağlayıcı bir politika kararının bulunmaması, kurumsal sahipliğin parçalı yapısı ve bu iki unsuru taşıyacak bir tahsis rejiminin yokluğu.

1) Dönüşüm Kararı Tanımlanmadan Finansman Alanı Oluşmaz

Adil geçiş finansmanı, yalnızca bir kaynak mobilizasyonu meselesi değil enerji, sanayi, işgücü ve bölgesel kalkınma politikalarının kesişiminde konumlanan çok katmanlı bir dönüşüm alanı. Bu nedenle finansmanın etkinliği, yalnızca kaynakların varlığıyla değil, bu kaynakların bağlandığı dönüşüm kararlarıyla belirlenir.

Hangi sektörlerin hangi zaman dilimi içinde dönüşeceği, bu dönüşümün hangi bölgelerde yoğunlaşacağı ve hangi toplumsal kesimler üzerinde nasıl etkiler yaratacağı tanımlanmadan, bu dönüşümün finansmanını tartışmak analitik olarak mümkün değil. Bu sorular yanıtlanmadan finansman teknik olarak kurgulanamaz, kurgulansa dahi bütünsel, tutarlı ve yönlendirici bir politika aracı haline gelemez.

Türkiye’de ise kömürden çıkışa ilişkin açık, bağlayıcı ve zaman ufku belirlenmiş bir politika kararı ne yazık ki henüz bulunmuyor. Sanayinin düşük karbonlu yeniden yapılanması ve bölgesel ekonomik dönüşüm gibi alanlar ise bu tür bir karar çerçevesine bağlanmaksızın ele alınmakta. Mevcut politika belgeleri bu alanların bazılarına referans vermekle birlikte, bu referanslar çoğu zaman hedef, takvim ve önceliklendirme içermeyen genel yönelimler düzeyinde kalıyor. Bu durum, dönüşümün yönünü olduğu kadar mali karşılığını da belirsiz hale getiriyor.

Bu belirsizlik, finansmanın stratejik bir politika aracı olarak kurgulanmasını engelliyor. Türkiye’de adil geçişe özgü, tanımlı ve bütüncül bir finansman mekanizması bulunmadığı için, mevcut sınırlı ve dolaylı finansman unsurları da bir tahsis rejimi içinde işlemiyor, genel bütçe harcamaları ve proje bazlı müdahaleler düzeyinde kalıyor. Böylesi bir yapı içinde sosyal etkiler önceden tanımlanıp yönetilemez. Ortaya çıktıklarında ise sistematik bir biçimde ele alınmalarını sağlayacak bir mekanizma bulunmaz. Bölgesel etkiler bütüncül bir çerçevede değerlendirilemez, sektörler arası önceliklendirme yapılamaz ve yatırım sinyalleri zayıf kalır. Bu nedenle finansman, dönüşümü yönlendiren bir araç olarak ortaya çıkmaz, ortaya çıkan etkileri dahi sistematik biçimde karşılayamayan parçalı müdahaleler düzeyinde kalır.

Dolayısıyla Türkiye’de adil geçiş finansmanındaki temel eksiklik yalnızca finansman araçlarının yetersizliği değil, finanse edilecek dönüşümün kendisinin ölçülebilir, zamanlı ve bölgesel olarak ayrıştırılmış biçimde tanımlanmamış olması. Finansman araçları sınırlı olmakla birlikte asıl belirleyici eksiklik, bu araçların bağlanacağı ve anlam kazanacağı bir politik kararın alnmamış olması, dönüşüm mimarisinin bulunmaması.

2) Kurumsal Sahiplenme: Tanıma Var, Taşıyıcı Yapı Yok

Dönüşüm kararının belirsizliği, adil geçişin kurumsal düzeyde sahiplenilmesini doğrudan sınırlandırıyor. Adil geçiş, tek bir kuruma indirgenemeyen, çok sektörlü ve çok aktörlü bir politika alanı. Bu nedenle yalnızca politika belgelerinde tanımlanması yeterli değil. Bu alanı taşıyacak kurumsal bir sahiplik, merkezi koordinasyon ve bütçe ile ilişkili bir uygulama mimarisini gerektiriyor.

Türkiye’de mevcut durum, bu kurumsal gerekliliklerin henüz karşılanmadığını gösteriyor. Türkiye’de adil geçiş kavramının son dönemde politika belgelerinde ve resmi süreçlerde daha görünür hale gelmesi önemli bir gelişme. İklim Şurası kararları, 12. Kalkınma Planı, İklim Kanunu tartışmaları ve Adil Geçiş Politikaları İhtisas Çalışma Grubu (3. AGEP), bu alanın analitik ve kurumsal düzeyde ele alınmaya başlandığını gösteriyor.

AGEP, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) koordinasyonunda yürütülen ve kamu liderliğinde çok paydaşlı bir politika diyalog zemini sunan önemli bir eşik noktası. Ancak bu süreç henüz uygulamayı yönetecek, bütçe ile ilişkili ve yetki sahibi bir kurumsal yapıya dönüşmüş durumda değil. Bu eksiklik, adil geçişte kurumsal sahipliğe ilişkin temel sorunu somut biçimde ortaya koyuyor:

Temel sorun, yetki, sorumluluk ve kaynak arasında kurulamayan eşleşme. Bu üç unsurun birleşmemesi, tanım ile uygulama arasında yapısal bir kopukluk üretiyor.

Bu kopukluk, finansmanın stratejik bir politika aracı olarak kurulmasını doğrudan sınırlıyor. Kurumsal sahiplik netleşmediğinde, adil geçişe özgü bir finansman yapısı oluşmaz ve mevcut sınırlı unsurlar da bir tahsis rejimi içinde işlemez. Bu nedenle müdahaleler proje bazlı ve geçici kalır, yerel ihtiyaçların karar süreçlerine yeterince entegre edilememesi ise politika tasarımı ile uygulama kapasitesi arasında uyumsuzluk yaratır.

3) Sorunun Çekirdeği: Tahsis Rejiminin Yokluğu

Türkiye’de adil geçiş finansmanına ilişkin kritik eksikliklerden biri, tanımlı ve bütüncül bir finansman yapısının bulunmaması ve buna bağlı olarak bu yapıyı yönlendirecek bir tahsis rejiminin kurulmamış olması.

Adil geçişle ilişkilendirilebilecek bazı ulusal finansman programları ve çok taraflı kalkınma bankaları aracılığıyla sağlanan finansman mevcut olmakla birlikte, bu akışlar adil geçiş hedefleri doğrultusunda tanımlanmış, merkezi olarak yönlendirilen ve tahsis ilkeleri belirlenmiş bir yapı oluşturmuyor.

İklim Kanunu kapsamında emisyon ticaret sisteminden elde edilecek gelirlerin %10’una kadarını adil geçişe aktarılabileceğine dair bir ifade yer almakla birlikte, bu düzenleme adil geçişin kapsamını, önceliklendirme mantığını ve uygulama mekanizmalarını tanımlayan bir çerçeve sunmuyor. Bu nedenle söz konusu düzenleme, ölçek ve içerik bakımından son derece sınırlı kalıyor ve adil geçişi yönlendirecek bir finansman mekanizması oluşturmaktan uzak.

Bu çerçevede Türkiye’de sorun, yalnızca finansman araçlarının sınırlılığı değil, bu araçların bağlanacağı ve anlam kazanacağı bir tahsis rejiminin bulunmaması. Bu noktada temel ayrım net: adil geçiş finansmanı bir fon değil, bir tahsis rejimidir. 

Tahsis rejimi, finansmanı bir kaynak meselesi olmaktan çıkararak, onu önceliklendirme, yönlendirme ve sonuç üretme kapasitesine sahip bir karar mekanizmasına dönüştüren kurumsal çerçeveyi ifade eder. Böyle bir yapının yokluğunda, sınırlı ve dağınık finansman unsurları bütüncül bir sistem oluşturamaz, kısa vadeli ve proje bazlı müdahaleler düzeyinde kalır. Sosyal ve bölgesel etkiler önceden yönetilemez, ortaya çıktıklarında ise sistematik biçimde ele alınmalarını sağlayacak bir mekanizma bulunmaz.

Dolayısıyla tahsis rejiminin yokluğu yalnızca teknik bir koordinasyon sorunu değil, aynı zamanda bir karar alma boşluğudur.

Sonuç: Türkiye için Adil Geçiş Bir Finansman Meselesi Değil, Kapasite Testi

Türkiye’de adil geçiş finansman mekanizmasının kurulamamış olması, yalnızca bir kaynak eksikliğine değil, bu kaynakların hangi politik öncelikler, hangi dönüşüm çerçevesi içinde, hangi kurumsal yapı tarafından ve hangi tahsis mantığıyla yönlendirileceğine ilişkin yapısal bir boşluğa işaret ediyor.

Türkiye’de adil geçişle ilişkilendirilebilecek bazı sınırlı finansman unsurları ve politika referansları bulunsa da bu unsurlar hem ölçek hem de kurumsal tanım açısından yetersiz kalmakta ve yönlendirilebilir, bütüncül bir finansman mekanizması oluşturmaz. Bu nedenle mesele, yalnızca finansmanın artırılması değil, aynı zamanda bu finansmanın işleyebileceği kurumsal ve mali zeminin kurulması. Bu zemin, öncelikle kömürden çıkış başta olmak üzere fosil yakıtlardan uzaklaşmaya ilişkin politik iradenin ortaya konulmasını; bu iradeyi takiben ulusal bütçe ile ilişkili, kurumsal olarak sahiplenilmiş ve açık tahsis ilkeleriyle yönlendirilen bir adil geçiş finansmanı yapılanması tasarımını  gerektirir. Bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye açısından mesele finansmana erişim değil, finansmanı yönlendirecek politik irade ve  kurumsal kapasitenin kurulması. Bu kapasite ihtiyacı, COP 30 sürecinde şekillenmeye başlayan Belém Eylem Mekanizması (BAM) çerçevesiyle birlikte daha görünür hale geliyor. BAM henüz tasarım sürecinde olan bir mekanizma olmakla birlikte, finansmanın ancak belirli kurumsal ve politik koşullar altında anlam kazandığına işaret eden bir tartışma zemini sunuyor. Bu kapasite oluşturulmadığı sürece, mevcut ve potansiyel finansman unsurları dönüşüm üreten bir mekanizmaya dönüşemez.

Dolayısıyla Türkiye açısından adil geçiş, yalnızca bir finansman meselesi değil, doğrudan bir kurumsal kapasite testidir.

Benzer Yazılar