İklim Gündemi

SEFiA İklim Gündemi #71: Türkiye’nin İklim Kanunu Meselesi: Hepimize geçmiş (mi) olsun?

sefia-iklim-gundemi-71-web

Bugün, 30 Haziran 2025.

SEFiA İklim Gündemi’nin yeni sayısına hoş geldiniz…

İklim Kanunu tasarısı 2 Temmuz’da TBMM Genel Kurulu’nda onaylanarak yasalaştı.

Bu sayıda, SEFiA Direktörü Bengisu Özenç’in, Türkiye’nin İklim Kanunu Meselesi: Hepimize geçmiş (mi) olsun? başlıklı yazısını merkeze alıyoruz.

Yorum ve geri dönüşlerinizi bekliyoruz!

Keyifli okumalar,

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan yeni rapor, Türkiye’nin 2030 yılında ciddi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacağını vurguluyor.

  • Akdeniz: Raporda Türkiye’nin de yer aldığı Akdeniz bölgesinde ortalama hava sıcaklıklarının 2050 yılında 2-3 derece arasında artması bekleniyor. Her 2 derecelik sıcaklık artışı, bölgede suya erişimin %15’e kadar varan oranda azalması anlamına geliyor.

  • Türkiye: Türkiye’de 21. yüzyılın sonunda yağış oranlarının %30 oranında düşeceği, 2100 itibarıyla ülkenin batısı ve güneyinde ortalama sıcaklıkların 4-5 derece daha fazla olacağı belirtiliyor.

Güneş enerjisi geçtiğimiz haziran ayında Avrupa Birliği’nde elektriğinin %22,1’ini üreterek ilk kez AB’nin en büyük elektrik kaynağı oldu. Bu oran bir önceki yılın aynı döneminde %18,9’du.

  • Kömür: Kömürün AB’nin enerji karışımındaki payı ise tüm zamanların en düşük seviyesine gerileyerek %6,1 oldu. Ancak Haziran ayındaki rekor güneş ve rüzgâr üretimine rağmen, 2025’in ilk yarısında fosil yakıt kullanımı geçen yıla göre %13 arttı.

  • Azaltım hedefi: AB Komisyonu, üye ülkelerin 2040’ta net sera gazı emisyonlarını 1990’a kıyasla %90 azaltmasını hedefleyen teklifi hazırladı. Teklif Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilirse İklim Yasası’na dahil edilecek. Fakat sanayi grupları önerilen %90’lık hedefin “orantısız ve gerçekçi olmadığını” söylerken, iklim STK’ları ise teklife karbon kredilerinin dâhil edilmesini eleştiriyor.

Yeşil İklim Fonu (GCF), çoğunluğu Asya ve Afrika’da bulunan 17 proje için yaklaşık 1,2 milyar dolar ayırma planını onayladı. GCF’nin planı ayrıca 10 ülkede yeşil tahvil piyasalarını genişletme girişimlerini de içeriyor. Yeşil tahvil piyasaları ile şirketler, iklim değişikliğini sınırlayan veya çevreye başka faydalar sağlayan projeler için sermaye toplayabiliyor.

  • Nedir? Paris Anlaşması’nın kritik bir unsuru olan GCF, gelişmekte olan ülkelerin düşük emisyonlu ve iklime dirençli Ulusal Katkı Beyanı (NDC) hedefleri belirlemeleri ve bu hedefleri hayata geçirmelerini desteklemekle görevli dünyanın en büyük iklim fonu.

SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi tarafından yayımlanan “Türkiye’de Yenilenebilir Enerji Tedarik Anlaşmalarının Etkinleştirilmesi” başlıklı yeni rapor, Türkiye’nin, rüzgâr ve güneş enerjisinde toplam 360 GW’lık kapasiteye ulaşabileceğini öngörüyor.

  • Neden önemli? Rapor, bu öngörüye ulaşmak için uzun vadeli elektrik satın alma sözleşmeleri yoluyla geliştirilen Yenilenebilir Enerji Tedarik Anlaşmaları’nın (YETA) kilit bir araç olabileceğini vurguluyor. YETA’lar, hem yatırımcılar için finansmana erişimi kolaylaştırması hem de sanayi kuruluşları gibi büyük tüketicilere düşük emisyonlu enerji kullanımı sağlaması bakımından ön plana çıkarılıyor.

  • YETA uygulamalarının yaygınlaşmasının önündeki engeller: Mevcut lisanslama sistemleri, uzun vadeli özel sektör anlaşmalarına sınırlı esneklik sağlıyor. Rekabet hukuku çerçevesindeki kısıtlamalar nedeniyle, sözleşme süreleri beş yıl ile sınırlandırılmış durumda. Ayrıca, elektrik piyasasındaki fiyat öngörülemezliği, yatırımcılar açısından risk yaratıyor.

  • Çözüm önerileri: Raporda, bu engellerin aşılması için önerilen politika reformları arasında şeffaf ve öngörülebilir fiyatlandırma mekanizmaları, alternatif lisanslama modelleri, karbon fiyatlandırmasının uygulanması ve tüketici teşviklerinin artırılması gibi önlemler yer alıyor.

Türkiye’de depolamalı GES ve RES projeleri 33 GW’a ulaştı. Türkiye Elektrik Sanayi Birliği’nin (TESAB) yayımladığı yeni rapora göre Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) bugüne kadar GES ve RES projeleri için verdiği 673 ön lisansın (33 bin MW) 18 bin 300 MW’ı rüzgâr, 14 bin 600 MW’ı ise güneş santrallerine ait.

  • Bölgelere göre dağılım: Güneş enerjisine dayalı depolama yatırımlarında 2 bin 64 MW’lık kapasiteyle Ankara ilk sırada yer alıyor. Başkenti, 1230 MW’la Antalya takip ediyor. Rüzgar tarafında ise 4 bin 349 MW’la Tekirdağ zirvede. Onu Edirne ve Kırklareli izliyor.

✍️: Bengisu Özenç

Kamuoyunda son dönemde çokça gündeme gelen ama yeterince tartışıl(A)mayan İklim Kanunu tasarısı 2 Temmuz’da TBMM Genel Kurulu’nda onaylanarak yasalaştı. Peki, bu yeni kanun iklim kriziyle mücadele için bir dönüm noktası mı, yoksa kaçırılmış bir fırsat mı?

SEFiA Direktörü Bengisu Özenç, Türkiye’nin İklim Kanunu Meselesi: Hepimize geçmiş (mi) olsun? başlıklı yazısıyla kanunu değerlendiriyor.

İklim Kanunu görüşmelerimizde temel taleplerimiz nelerdi?

Türkiye’nin bir İklim Kanunu’na ihtiyacı olduğunu İklim Ağı bileşenleri olarak 2021 yılından itibaren ifade ettik. İklim Kanunu’nun TBMM’ye getirildiği süreçte de Türkiye’nin iklim politikasının hangi temeller üzerine kurulması gerektiğine ilişkin değerlendirmelerimizi ve taleplerimizi ilettik. Ancak Meclisteki sürecin İklim Kanunu’nu tüm bu eksikleri tamamlayacak kapsamlı bir değişikliği ele alacak şekilde işletilmeyeceğine ilişkin gözlemimiz bizi iki temel talebe yoğunlaştırdı:

  • Hedeflerin bilimsel temelde belirlenmesini sağlayacak, kanunda belirlenmiş politika ve araçların izleme ve denetimini yapacak bağımsız bir bilimsel danışma kurulu oluşturulması.

  • Hâlihazırda dönüşümün plansız bir şekilde gerçekleşmekte olduğu kömür bölgelerinden başlayarak, dönüşümün en kırılgan kesimler üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldıracak, iklim adaletini sağlarken kimseyi geride bırakmayacak bir adil geçiş mekanizmasının tesisi ve finansman kaynaklarının oluşturulması.

Peki bugün elimizde ne var?
  • Kanun, doğrudan bir azaltım hedefinden bahsetmiyor

  • İklim Kanunu: Net sıfır dönüşümü serbest piyasaya teslim etmiş bir iradenin temsili

  • İtibarlı bir politika için bağımsız bilimsel danışma kurulu şart!

  • Adil Geçiş Mekanizması hâlâ yok!

En büyük değişiklik nerede?

Kanunun temel odağı “Kanunun adı İklim Kanunu değil ETS Kanunu olmalıydı” eleştirilerine de neden olan ulusal bir Emisyon Ticaret Sistemi kurulması. Mevcut durumda Türkiye’nin emisyon azaltımı için elindeki TEK somut mekanizmanın ETS olduğu düşünüldüğünde önemli bir konu olduğu da açık.

  • ETS ile ne hedefleniyor? Kurulacak bir ulusal ETS yoluyla, karbon emisyonuna en fazla neden olan faaliyet kollarında üretim yapmakta olan ve bugüne kadar yarattıkları bu olumsuz dışsallıkların bedellerini ödememiş olan şirketlerin emisyonlarına bir üst sınır getirilmesi ve emisyonların maliyetlendirilmesi hedefleniyor. Böylelikle şirketlerin emisyon azaltımına teşvik edilmesi, yaratılan mali kaynaklarla da dönüşüme finansman sağlanması amaçlanıyor. ETS’nin işlemeye başlamasıyla tüm bu varsayılan faydalarının gerçekleşmesi ancak şirketleri zorlayıcı, iddialı emisyon üst sınırlarının belirlenmesi ve ETS kapsamındaki toplam emisyon haklarının zaman içerisinde azaltılması ile mümkün olabilir.

    Türkiye’deki ETS’nin bu beklentileri karşılayıp karşılayamayacağını ETS Yönetmeliğinin yayımlanmasıyla birlikte ortaya çıkacak üst sınır belirlenmesi, tahsisat planlarının oluşturulması ve ofset (denkleştirme) haklarının kullanımına ilişkin düzenlemeler ile sağlıklı bir şekilde değerlendirebileceğiz.


Emisyonların fiyatlandırılması ve emisyon haklarının takası önemli bir yenilik ve pek çok açıdan kurması ve yürütülmesi zor bir mekanizma. Yaklaşık 20 yıllık bir deneyime sahip olan Avrupa Birliği (AB) ETS’ne baktığımızda kuruluş aşamasındaki eksikliklerin yarattığı sorunları görmek mümkün. Sistemin AB’de, büyük müdahalelerle, ancak son 10 yılda verimli bir şekilde işler hale getirildiğini söyleyebiliriz. SKDM takvimi göz önünde bulundurulduğunda ise Türkiye’nin önünde ne yazık ki böyle bir zaman bulunmuyor. Ancak AB ETS deneyiminden öğrenmek ve etkin bir mekanizmayı daha kısa sürede işler hale getirmek, karbon emisyonları için anlamlı bir fiyat ortaya çıkaran bir mekanizma kurabilmek de mümkün.

Burada AB ETS ile uyumlu fiyat oluşumunun SKDM maliyetlerinden kaçınmak açısından kritik olduğunu, bunun da ancak AB’de olduğu gibi daha iddialı azaltım hedefleri ve azalan emisyon kotaları ile mümkün olabileceğinin altını çizmek gerekli.

Bundan sonra biz neyi takip edeceğiz?

Tüm bu değerlendirmelerin ardından Türkiye’nin bir İklim Kanununa ihtiyacı olduğunu tekrar etmek önemli. Elimizdeki bu OLDUKÇA EKSİK ve iklim hedeflerine hizmet etmesi ŞÜPHELİ İklim Kanunu bize tüm bu eleştirileri hukuki düzenlemeler zemininde yeniden ve yeniden gündeme getirmek için bir “fırsat” sunuyor.

Bundan sonraki süreçte Kanun bağlamında yürüteceğimiz çalışmalar ETS başta olmak üzere, ilgili alt yönetmelik ve mekanizmaların takibi ve bu yazıda da sıkça dile getirildiği gibi pek çok açıdan İklim Kanunun bel kemiğini oluşturan ara hedeflerin belirlenmesi odağında olacak.

Temel hedefimiz: daha iddialı hedeflerin ortaya konulması. Bu noktada Türkiye’nin yeni Ulusal Katkı Beyanı çalışmaları bizim açımızdan öncelikli. Kanunun emisyon azaltım hedefi için referans olarak gösterdiği ve bu yıl içerisinde ikincisinin sunulmasını beklediğimiz bu Beyan Türkiye’nin 2035’e kadarki hedeflerini belirleyecek. Paris Anlaşmasının onayı sonrası güncellenen Birinci Ulusal Katkı Beyanı ne yazık ki günün gerçeklerini kavrayamayan ve Türkiye’nin dönüşümüne, mevcudun sürdürülmesinin ötesinde yön verme becerisine sahip olmayan bir beyandı. Hükümetten beklentimiz, yeni Beyan hazırlıklarının sunduğu fırsat penceresini kullanarak, Türkiye’nin küresel gündemin ve kendi imkanlarının farkında olduğunu gösteren; bu doğrultuda da daha iddialı hedefler belirleyebilen, böylelikle uluslararası iklim rejiminde kendini samimi bir aktör olarak ortaya koyan bir Ulusal Katkı Beyanı sunması.

Benzer Yazılar